Arkasokak Logo






İbrahim Şinasi

Ünlü Biyografiler icinde İbrahim Şinasi konusu , İBRAHİM ŞİNASİ'YE DAİR NOTLAR (Yard. Doç. Dr Saadettin Yıldız'ın kaleminden) (H.1242)1826 İstanbul Cihangir'de doğdu. 1828 Babası Yüzbaşı Mehmet Bey(?) Şumnu'da şehit düştü. 1832 Mahalle Mektebine başladı.[1] 1840 Tophane Mektubî Kalemi'ne ...


Cevap
İbrahim Şinasi
İbrahim Şinasi
Gönderen greenpain
07-12-2007
Sayfa 1

İBRAHİM ŞİNASİ'YE DAİR NOTLAR


(Yard. Doç. Dr Saadettin Yıldız'ın kaleminden)


(H.1242)1826 İstanbul Cihangir'de doğdu.

1828
Babası Yüzbaşı Mehmet Bey(?) Şumnu'da şehit düştü.

1832
Mahalle Mektebine başladı.[1]

1840
Tophane Mektubî Kalemi'ne stajiyer memur olarak girdi.

(H.1261) 1845
Haliç köprüsüne tarih düşürme yarışmasında birinci oldu.[2]

Mart 1849
Avrupa'ya gönderildi.

25 Haziran 1851
Sociéte Asiatique'e üye oldu.[3]

1852-53
Annesi Esmâ Hanım öldü.

1854
İstanbul'a dönüş; Tophane Müşirliğinde memur oldu.

1855
Meclis-i Maarif Azası oldu.

16 Eylül 1856
Sakalını kestiği gerekçesiyle Meclis-i Maarif Azalığından azledildi.[4]

1857
Nâvekter Hanım'la evlendi.

29 Haziran 1857
Mazereti uygun görülerek görevine iade edildi.[5]

1858
Oğlu Hikmet Şinasi doğdu.

1859
Terceme-i Manzume'yi yayınladı.

22 Ekim 1860
Tercümân-ı Ahvâl'i çıkarmaya başladı. (Âgâh Efendi ile)

1860
Şair Evlenmesi'ni T. Ahvâl'de tefrika etti.

15 Nisan 1861
Tercümân-ı Ahvâl'den ayrıldı.

18 Haziran1862
Tasvîr-i Efkâr'ı çıkardı.[6]

1862
Müntehabât-ı Eş'âr'ı yayınladı.

1863
Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye'yi yayınladı.[7]

1865
T. Efkâr'ı N. Kemâl'e bırakarak Paris'e kaçtı.

17 Eylül 1871
İstanbul'da öldü; Ayaspaşa Mezarlığında annesinin yanına gömüldü.[8]






*1789 Fransız İhtilâli ile 1839 Tanzimat Fermanı arasında 50 yıllık bir zaman farkı var. Nâmık Kemâl'in 1867'de Fransa'ya kaçarken gemide Marseilles'i tekrar tekrar söylemesi tesadüf değildir. Türk aydını, Fransız İhtilâlini çok önemli bir örnek olarak tanımışlar, Fransız aydınlarının oynadığı rolün bir benzerini bizde oynamak istemişlerdir. Fakat bizdeki "Yenileşme / Garplılaşma / Medenileşme vs." çaba ve faaliyetleri, hiçbir zaman, esaslı bir fikrî ve felsefî zemine oturmamış; devletin "kuru", sanatçıların "romantik" girişimleri hâlinde kalmıştır.

H. Heine (1797-1856), "Şunu iyi bilin, kendini beğenmiş eylem adamları, siz çoğu zaman en alçak gönüllü bir ünsüzlük içinde, sizi kaçınılmaz görevlerinize atamış olan düşünce adamlarının bilinçsiz araçlarından başka değilsiniz. Maximillian Roberspierre olsa olsa Jean-Jacques Rousseau'nun eli idi..." demiş.[9]

Reşid Paşa "Şinasi'nin eli" miydi? Hayır! Çünkü Şinasi Rousseau değildi. Bu bakımdan, Şinasi'nin Rousseau veya Voltaire rolünde olduğunu düşünmek yanlış olur. O, orta halli bir şair, iyi yetişmiş bir bürokrattı. Akla ve düşünceye büyük önem vermiş; yaptıklarında aklın rehberliği tercih etmiş olmakla beraber, onu bir düşünür olarak değerlendiremeyiz. En büyük hizmeti gazetecilik mesleğinde yaptıklarıdır.[10]



*Şiirle ve tiyatroyla da uğraşmış olmasına rağmen, Şinâsî’nin asıl hizmeti gazetecilik sahasındadır. Muhtelif konularda yazıp kendi çıkardığı gazetelerde yayınladığı makaleleri, Türk fikir hayatında yapılmak istenilen değişiklikleri telkin eden önemli yazılardır. Şâir Evlenmesi tiyatroda, Durûb-ı Emsâl-i Osmâniyye folklorda yol gösterici olmuştur. Şinâsî, şiirinde kullandığı adâlet, kanun, reîsicumhûr, zulümden kurtuluş, âzâd olmak, meb’ûs, medeniyyet vb. yeni kavramlarla, ileride tahakkuku düşünülecek olan meşrutiyetin fikir dokusunu ve kavram zemînini de hazırlamıştır. Şiirin dış yapısında kayda değer bir yenilik yapmayan şair, yeni Türk edebiyatının muhteva çizgisini işaret etmek bakımından öncü sayılır. Bu yeni muhteva, Nâmık Kemâl’in ateşli üslûbuyla kitlelere ulaştığında asıl kuvvet ve kıymetini bulacaktır.

*1860 Ekim’inde yayına başlayan Tercümân-ı Ahvâl, Türkler tarafından çıkarılan ilk özel gazetedir. Fakat en önemli özelliği, bizdeki ilk fikir ve kültür gazetesi oluşudur. Şinâsî ve Âgâh Efendi tarafından çıkarılmış, başmuharrirliğini de -Âgâh Efendi ile anlaşamaması yüzünden ayrılıncaya kadar- altı ay süreyle Şinâsî yapmıştır.

Çeşitli edebî ve fikrî yazılara yer vermesi sebebiyle, yeni Türk edebiyatının kurulup gelişmesinde önemli hizmeti bulunan Tercümân-ı Ahvâl, önceleri haftalık Şinâsî’nin ayrılışından sonra ise haftada üç gün çıkmıştır.

Gazetenin ilk nüshasında yer alan beyannâme mahiyetindeki mukaddimede yer alan ve “bir toplum içinde yaşayan halk birçok kanunî görevi yerine getirmekle yükümlü olduğuna göre, kendi vatanının çıkarlarına dair görüşlerini sözle olsun yazıyla olsun belirtmek onun kazanılmış haklarındandır.” şeklinde bugünkü dile aktarabileceğimiz ifade, Şinâsî’nin bu gazeteyi nasıl kullanmak istediği konusunda önemli bir ip ucu vermektedir. Ona göre, fikirlerini beyan etmek, vatandaş olmanın getirdiği tabiî bir haktır.

Şinâsî’nin idare ettiği ilk 26 nüsha, yayınlanan makaleler, şiirler ve tefrika edilen edebî eserler dikkate alınırsa o devir için ideal sayılabilecek kalitededir. Ancak, onun ayrılışından sonra gazetenin aynı kaliteyi sürdüremediği ve gittikçe sıradan bir gazete kılığına büründüğü görülmektedir.

Bilindiği gibi, Şinâsî’nin Şâir Evlenmesi bu gazetede tefrika edilmiştir.

*1862 Haziran’ında yayına giren Tasvîr-i Efkâr gazetesi, Tercümân-ı Ahvâl’den ayrılan, fakat yenileşme çabalarında gazeteye büyük görevlerin düştüğünü de iyi bilen Şinâsî tarafından çıkarılmıştır. İlk sayılarda bütün yazıları kendisi yazmış, Nâmık Kemâl ve arkadaşlarının katılmasıyla yazı kadrosu genişlemiştir. Daha sonra Nâmık Kemâl ve onun Avrupa’ya kaçışı üzerine de Recâîzâde Mahmud Ekrem tarafından idare edilen bu gazete, kültür hayatımızda önemli bir yere sahiptir.

“Gazete daha ilk nüshasında öbürlerinden ayrı, güzel ve muntazamdır. Şinâsî, nasıl muayyen bir devrinde yazıya başlamadan evvel yazı dilini düşünmüş ve ona düzen vermişse, matbaa ve gazete işlerinin de öyle düzenlemiştir. Başlıklar en büyük yazı ustalarınındır. (...) Hülâsa, okuyucu bu gazetede nasıl gittikçe güzelleşen bir dil bulursa, öylece kusursuz bir çerçeve ile karşılaşır.”[11]

*Tarihî Türk Tiyatrosu :
Geleneksel Türk tiyatrosu Tanzimat devrinde de hayatiyetinin sürdürmüş, hattâ Batıdan mülhem tiyatro ile sıkı bir rekabete de girmiştir. Nasıl halk şiiri kendi yapısını değiştirmeden yaşamaya devam etmişse, Karagöz, Meddah ve Ortaoyunu da -tabiî daha çok halk tabakaları arasında- ilgi çekmekten geri kalmamıştır.

Karagöz cansız, Meddah ve Ortaoyunu ise canlıdır. Her üçü de kelime oyunlarına, doğmaca nüktelere, halk tabirlerine, oynatıcı veya oyuncunun şahsî yeteneklerine dayanır. Ön plândaki şahıs kadroları geniş olmamakla beraber, imparatorluğun hemen her kesimimden insanlar, kendilerine mahsus şive, kılık-kıyafet ve davranışlarıyla oyuna katılırlar. Karagöz, aydın-halk çekişmesinin son derece zarif örneklerini sergiler. Meddah ise, bir aktörün bütün karakterleri canlandırdığı tek kişilik bir oyundur.

Batı tekniğine uygun tiyatro eserlerinin seyirci topluluklarını celbetmeye başlaması, geleneksel tiyatro ile uğraşanları yeni duruma adapte olmak zorunda bırakmış ve esasen ortaoyunu tekniğine dayanan, fakat ondaki klâsik karakterleri daha geliştirmek suretiyle, günlük hayattaki çeşitli tipleri canlandıran ve çok kaba hatlarla da olsa, yazılı bir metni işleyen Tulûat’ı meydana getirmek mecburiyetinde bırakmıştır. Tulûat tiyatrosu, önceden tesbit edilmiş bir iskelet vak’anın, oyuncuların doğmaca sözlerine göre yürütüldüğü, fakat mutlaka sahnede oynanan bir tiyatrodur. Bir bakıma, geleneksel Türk tiyatrosu ile Batılı tiyatronun genel çizgilerle mezcedildiği geçiş tiyatrosudur.

Geleneksel Türk tiyatrosunda topyekûn hayatın teşhiri söz konusu değildir. Hayat, çok küçültülmüş dilimler hâlinde sunulur. Fakat bu nükteli teşhir, birçok küçük parçanın bir araya gelmesiyle piyesleşir. Ne var ki modern tiyatrodaki kuvvetli sahne tekniği, duygu ve düşünceleri sağlam bir mantık silsilesi içinde ifade etme gücü ve anlatılan vak’a ile ilgili dekor meddahta da, ortaoyununda da mevcut değildi. Bu sebeple, halkın rağbeti bir yana, aydın zümre geleneksel Türk tiyatrosunu küçümser bir tavır içine girmiş ve Batılı tiyatroya yönelmiştir.

Ayrıca, Tanzimat dönemi yazarlarının bir kısmı, geleneksel tiyatronun ahlâkı ifsâd ettiği, sadece güldürmekle kaldığı, yani tek yönlü olduğu düşünüyorlardı. Bunun için ya ıslah edilmeli veya tamamen terk edilmeliydi. Bu görüşler gittikçe yayılmış ve Batılı tiyatroya rağbet artmıştır.

* Yeni Türk Tiyatrosu :
Türk halkı, yukarıda belirttiğimiz gibi, Türk tiyatro seyircisi, Karagöz, Meddah ve Ortaoyunu vasıtasıyla temaşa sanatına âşinâ idi. Yeni hayatı yeni tarz temaşa tarzıyla canlandırma ihtiyacı, Batılı tiyatro tekniğine uygun tiyatro eserlerini davet ediyordu. Buna dayanarak, çeşitli tiyatro trupları turneler düzenlediler, Osmanlı’ya kendi tiyatrolarını seyretme alışkanlığını kazandırdılar. Bu hususta saray çevresinden, bazı aydınlardan ve özellikle azınlıklardan yardım, teşvik ve destek gördüler.

Tiyatro, yapısında mevcut müşahhaslık özelliği sayesinde, kitlelerin eğitilip yönlendirilmesi hususunda diğer edebî türlerden daha şanslıdır. Ayrıca, diğer türler örnek hayatları sadece tarif veya tasvir edebildikleri halde, tiyatro, temsil ediyordu. Batı medeniyetini topluma tanıtmak ve benimsetmek emelinde olan aydınlar, tiyatronun bu mazhariyetini iyi kavramış oldukları için, bir taraftan tercümeler yaptılar, diğer taraftan da telif eserler yazmaya koyuldular.

* İlk Örnekler :
Bugünkü bilgilerimize göre, bizde telif edilen ilk piyes, Hayrullah Efendi’nin 1844’te kaleme aldığı Hikâye-i İbrâhim Paşa be-İbrâhim-i Gülşenî adlı dört perdelik dramıdır.[12] Bu eser, telifinden yaklaşık yüz yıl sonra ancak yayınlanabildiği için, tiyatro edebiyatımız üzerinde etkili olamamıştır.

İkinci tiyatro eserimiz, Şinâsî’nin 1859’da yazıp 1860’ta Tercümân-ı Ahvâl’de tefrika ettiği Şâir Evlenmesi’dir.[13] Tek perdelik bir komedi olan bu piyes, geleneksel Türk tiyatrosu ile Batı tiyatrosunun mezcedildiği, yayınlandığından bugüne kadar da ilgi çekmeye devam edebilen sevimli bir eserdir.

“Önce iki perde olarak düşünülmüş iken -yazarın açıklamadığı bir sebeple- bir perdeye indirilen bu komedinin konusu, birbirlerini görmeden evlenme âdetidir. Vak’a basit olmakla beraber, oldukça sağlam bir kuruluştadır. Bu kuruluşta ise, hem yerli ve hem de yabancı unsurların tesirlerini bulmak mümkündür. Böylece vak’a ve karakterlerindeki değişmezliğin ve belli bir metne tam olarak bağlı bulunmayışının dışında bir tiyatro eserinin bütün vasıflarını taşıyan Orta Oyunu ile Moliere komedilerinin te’sirleri eserde yan yana yer alırlar. Oyunun belli ve edebî bir metin hâlinde oluşu karakterlerinin Orta Oyununun karakterlerinden ayrılışı ve vakâsının geliştirilme tarzı bakımlarından Batılı olan bu eser; vak’asının başlıca iki kişiye yürüttürülmesi, değişik halk tabakalarına mensub yerli karakterlerin canlandırılışı gibi Orta Oyunu’na ait özellikler ile de yerlidir. Bunlardan başka, Orta Oyunu’nun bazı terimlerine de eserde yer verilmiştir.”[14]


<< <    Sıradaki Sayfa: Devam (Sayfa 1 of 2)    >  >>
Cevap

Konu Araçları
Görünüm Modları


Benzer Konular
Konu Konuyu Başlatan Forum Cevap Son Mesaj
İnönü'nün Sheriff'i İbrahim Toraman xyzal Beşiktaş 2 02-08-2007 11:07 AM
İbrahim Akın süresiz kadro dışı m.kidd Beşiktaş 3 31-03-2007 11:44 PM
İbrahim Akın şoku! xyzal Beşiktaş 0 07-03-2007 08:42 AM
İbrahim Akın kadro dışı! m.kidd Beşiktaş 1 23-02-2007 10:30 PM
Osmanlı'nın İlk Matbaasının Sırları Çözüldü KaPGaN Tarih 0 09-02-2007 10:52 AM


Saat 02:20 AM.


Copyright ©2005 - 2008 Arkasokak.Net
Tasarım: NoDRaC
Bize Ulaşın - Gizlilik İlkesi - En Üst
Powered by vBulletin
Copyright ©2000 - 2008, Jelsoft Enterprises Ltd.
SEO by vBSEO 3.2.0

Yazı powered by GARS 2.1.8m ©2005-2006