|
#1
| ||||
| ||||
| Şamanizm Şamanizm, insanlığın belki de en eski dinlerinden biridir. Temel olarak sihir ve büyüye dayanır. Her hangi bir kurucusu veya kutsal kitabı olmadığı gibi ortaya çıkış tarihi de belli değildir.Şamanizm ' in köken olarak anaerkil dönemde ortaya çıktığı tahmin edilmektedir.. Yakutlarda erkek Şamanlar özel cübbeleri bulunmadığı zamanlarda kadın entarisi giyerek ayin yaparlar. Şamanların çoğunun saçlarını uzatma nedenlerinden biri de budur İnanç ve İbadetleri Şamanist inanca göre dünya, gök, yeryüzü ve yeraltı olmak üzere üç kısma ayrılır. Altay Türklerine göre "Aydınlık Alemi", yukarıdaki dünyayı yani gökyüzünü Tanrı Ülgen'le ona bağlı iyi ruhları temsil eder.Yeryüzünü, yani "Orta Dünya"yi insanlar oluşturur. Yer altı dünyası olan "Aşağıdaki Dünya"yı ise Tanrı Erlik ve ona bağlı kötü ruhlar oluşturur. İyi ruhlarla ilişki kurup, iyilik yapan Şamanlara ak-Şaman, yeraltı ruhlarıyla konuşup, Erlik 'in hizmetinde olanlaraysa kara-Şaman denir. Eski Türklerin de inandığı din Şamanizm ' di. Bu Şamanizm,Yakutlar ve Altaylar'da yaşayan ilkel Şamanizm aşamasını bir süre sonra geride bırakmış, gelişmişti. Avcılık ve ilkel tarımla dar bir bölgede yaşayan boyların inanışlarıyla, büyük devletler kuran, Çin Duvarı ' yla Bizans arasına yayılmış halkların inanışları aynı kalmamıştı. Çin kaynaklarından anlaşıldığına göre eski Orta-Asya Şamanizm ' inin temelleri Gök-Tanrı, Güneş, yer, su, atalar ve ocak (ateş) kültleridir.Bu bağlamda Asya halklarının inandığı Şamanlığın temelinde insan ve doğanın birlik ile beraberliği ve uyumu düşüncesi yer alır. Evren,dünya,insan,hayvan ve bitkiler alemi bir bütün olarak düşünülür. Dünya ve Gök,yaratma eylemini birlikte işbirliği halinde gerçekleştirmektedir. Bunlar bütün varlıkların yaratıcısı olmalarından ötürü kutsaldır. İşte bu yüzden Asya 'nın Şamanist göçebe halklarında Gökle Yer Su'yu sayma ve bunlara saygı gösterme, bu göçebe halkların inanışlarının özünü oluşturmaktadır. Dağın eteğinde ya da zirvesinde, nehrin ya da gölün kıyısında, yolun ya da atın bağlandığı direğin yanında, bir göçebenin kutsamayla eylemleri, tüm yaşamın ortak bir bilinci paylaştığı doğaya dönüktür. Şamanlıktaki bir diğer inanışta, insan neslinin sonsuz bir şekilde devamlılığı düşüncesi. Şamanist olan birisi kendini, baba, dede, ve atalarına ait olan bir hayatın devamı olarak görür, bunları bilir ve sayar (Atalar kültü). Bununla birlikte, söz konusu bu insan aynı zamanda kendi geleceğini de sonraki nesillerde görmektedir, ki bu durum varoluşun ana anlamıdır. Bundan dolayı bu insanin görevi çocuk ve torunlarına toplumun en iyi yanlarını aşılayarak yetiştirmek ve hayata hazırlamaktır Şaman Kimdir? Kimler Şaman Olabilir? Şaman dininin ayin ve törenlerini yapan, ruhlarla insanlar arasında aracılık eden kişiye Şaman denir. Şaman sözcüğü Türkçe kökenli değildir. Türkler Şaman yerine kam sözcüğünü kullanırlardı. Avrupa'da 18.yüzyılda kabul edilen Şaman sözcüğü, Rusların, Kuzey Sibirya'da Tunguzlardan öğrendiği bir sözcük. Aslında bu sözcüğün kökeni hâlâ tartışmalı. Bazı bilim adamları sözcüğün Pali dilinde bulunan "şamna" olduğunu, Sanskritçe'de bulunan "çramana" ile aynı kökten geldiğini ileri sürüyorlardı. Bazıları da bu sözcüğün Mançu ' ca olduğunu,"zıplayan,dans eden" anlamına geldiği görüşündeler. Bir başka teori de Şaman sözcüğünün Buda inanışına ait bir sözcük olduğudur. Firdevsi'nin sehname'sinde geçen "Semen" (Buda rahibi) sözcüğü dolayısıyla Şaman sözcüğünün Hindistan kökenli olduğu söylenir. Kasgarlı Mahmut'tan öğrendiğimize göre kamlar, Müslüman Türkler zamanında da unutulmuş değil. Divan-i Lugat-it Türk'te "Kamlar kamik arvisti: kamlar (ayin sırasında) anlaşılmayan bir takım sözler söyledi." gibi cümlelere rastlanmaktadır. Benzer biçimde Balasagunlu Yusuf Has Hacib, "Kutadgu Bilig" adli eserinde kamlarla hekimleri (otacıları) bir tutmuş, ikisini de insanlar için yararlı isler yapan kişiler olarak göstermişti. Bir yerde söyle der: "Kerek tut otaçi, kerek kam, öligligke her giz asig kilmaz em. (Gerek hekim tut, gerekse kam, eceli gelene ilaç fayda etmez.) Şaman (kam), tanrılar ve ruhlarla insanlar arasında aracılık yapma gücüne sahip olan kişidir. İnsan, ufak tefek ruhlara, aileyi koruyan ateş ve iyi yer-su ruhlarına bizzat kurbanlar ve saçılar sunabilirse de, kuvvetli, hele kötü ruhlara doğrudan başvuramaz. Kötü ruhlar insanların en büyük düşmanlarıdır. İnsanlara ve hayvan sürülerine hastalık göndermek suretiyle kurban isterler. Bunların istediklerini yerine getirmek gerekir. İnsanlar onların ne istediklerini bilmezler. Ne istediklerini ancak gücünü göklerden ve atalarının ruhlarından alan Şamanlar bilir. Şamanlık bilgisi öğrenmekle elde edilemez. Şaman olmak için belli başlı bir Şamanın neslinden olmak gerekir. Kimse Şaman olmayı istemez, ancak geçmiş ataların ruhundan biri, Şaman olacak torununa musallat olur; onu Şaman olmaya zorlar. Bu hale Altaylılar "töz basıp yat" (ruh basıyor) derler. Ata ruhu musallat olan adam Şamanlığı kabul etmezse deli olur. Şaman Davulu Bugün Rusya Federasyonu içinde yer alan Hakasya 'da Şamanizm hâlâ canlı tutuluyor. Hakasyalı bir araştırmacı olan Katanov, Minusinsk Tatarlarından aldığı bilgilere göre Şaman davulunu anlatır. Buna göre davulun önemli üç bölümü vardır: içi, dışı ve tokmağı. Davul, bir arşın çapındadır. İskeleti genellikle sepet yapımında kullanılan söğütten yapılır ve at derisiyle kaplanır. Davulun içinde dikey olarak duran sapı genellikle kayın ağacından yapılır. Sapta mars denilen, kamın yer altı dünyasında yaşayan erliklerin lideri Erlik Han 'a ulaşmasını sağlayan on iki delik bulunur. Deliklerin arasındaki kabartmalar, kamın uçarak ya da yürüyerek geçmek zorunda olduğu dağ sıralarını temsil eder. Sapın üst kısmında, enlemesine kamın kendisinin ya da hastasının düşmanlarını püskürttüğü yay kirişi olarak adlandırılan sopa bulunur. Bu demir sopaya hastanın içindeki kötü ruhları kovan on sekiz kadar demir çıngırak bağlanır. Ayrıca, kamın habercilerini temsil eden iki çan da demir sopaya bağlanır. Davulun üst kısmında hastanın düşmanlarını temsil eden dört ya da altı demir kanca tutturulmuştur. Demir sopaya kamın kudretini simgeleyen bez parçalari asılır. Bu bez parçaları genellikle kamın hastaları tarafından bağlanır. Erlik Han'a herhangi bir hayvan adandığında bu hayvana demir sopadan alınan iki üç bez parçası bağlanır. Adak hayvanın boynunda asılı duran bu bez parçaları onu kötü güçlerden korur. Davulun üst kısmında yedi renkli gökkuşağı tasvir edilir. Gökkuşağının iki ucundan da, iki geniş kare şeklinde merdiven sarkar. Bu merdivenle kam, Kan Kuday'in huzuruna çıkmak için gökyüzüne yükselir. Kan Kuday'in önünde beyaz boyayla çizilen iki kayın ağacı vardır. Kam, gökyüzüne yükselerek Kan Kuday'dan hastayı iyileştirmek ya da ya da öldürmek için emir alır. Gökkuşağının altında ışık saçan iki daire vardır. Ayrıca 14-18 kadar yıldız bulunur. Merdivenin üst kısmındaysa beyaz renkle yedi dağ kızı resmedilmiştir. Bu kızlar eğer ruh erkekse onu uzaklaştırmada kama yardım ederler. Kız figürlerinin yanında iki kuş tasviri vardır. Kam bu iki kuşla göğe yükselir. Davulda bundan başka kırmızı renkte at, süvari ve keçi bulunur. Kızıl at üzerindeki Kızıl süvari, erliklerden biri olan Kızıl adakların basında gider. Beyaz renkle çizilen beyaz at üzerindeki atlı Kuday'a gider. Davulun ortasındaki üç çizgi bu dünya ile öte dünyayı ayıran bir tabakadır. Davulun alt tarafında, kutsal koyunları himaye eden kurbağa resmi vardır. Ayrıca on sıradağın ardında, kara ve altın denizin kıyısında yaşayan hayvanları sulamak için altın oluğu ve at bağlamak için altın direkleri bulunan Erlik Han ' ın kötü ruhları yargıladığı yere götüren yılan ve kertenkelenin resmi yer alır. Bu deniz doğudadır, kurbağa, yılan ve kertenkele, koyunlara dokunmak isteyen kötü ruhları korkutur. Aynı şekilde su iyelerini temsil eden iki balık tasvir edilir. Balıkların iç hastalıkları iyileştirdiğine inanılır. Eğer kam kötü ruhlardan daha güçlüyse onları dağ ruhlarının Haninin yaşadığı dokuz denizin sonuna kadar sürebilir, eğer kam zayıfsa, yolun yarısından döner ve balık hastayı yeniden alt eder. Bunun dışında davulun üzerinde kötü ruhların yaklaştığını kama haber veren kara ve ala renkli iki köpek resmi vardır. Davulun alt tarafında yedi at ve yedi insan tasvir edilir. Bunlar Erlik Han ' ın hizmetçileridir. Bütün kötülükler yeraltı dünyasında yasayan Erlik Han'dan kaynaklanır. Davulda yine kırmızı renkle kama kamla mayi öğreten kam resmedilmiştir. Öldükten sonra kaynayan denize doğru gittiği düşünülen kam tasvirinin uyuz hastalığını tedavi ettiğine inanılır. Davuldaki tavşan resmi, kamın aletlerinin koruyucusunu simgeler. Davulun üzerinde "meme" diye adlandırılan altı kabartı vardır. Bunlar kamın aletlerinin koruyucusu sayılan ruhu besleyip koruma işlevini üstlenir. Bir önemli öğe de tokmaktır. Tokmak, ya tavşan derisiyle kaplanarak söğüt dalından; ya geyik kemiği ya da boynuzu ya da kayın ağacından yapılır. Tokmağın sapına hastaya gelen kötü ruhları kovmak için kamçı görevi üstlenen bez ve deri parçaları yapıştırılır. Şamanlar ayin yapmak için davul kullanırlar; fakat zaman zaman bunun yerini kopuzun aldığı da görülmüştür. 11.yüzyıl tarihçilerinden Gardizi, eski Yenisey Kırgızları ' nın Şaman ayinlerinde saz çaldıklarını söyler. Eski Oğuzlarda, İslam ' ın kabulünden sonra Şaman geleneklerini sürdüren ozanlar kopuzu kutsal saymışlardır. Sözgelimi, Dede Korkut her öykünün sonunda kopuzuyla gelir, ad verirken, dua (alkış) ederken kopuz çalar. Şaman davulunun asıl kısmı olan ağaç ve demir parçalar asla değiştirilmez. Derisiyse değiştirilebilir. Biri ölen evde bulunan davul, Erlik'in elçisi Aldaçi'nin yaklaşmasıyla kirlenmiş ve kuvvetini kaybetmiş sayılır. Kirlenmiş ve kuvvetini kaybetmiş davulların derisi derhal değiştirilir. Tedbirli davranmak isteyen Şamanlar ve ev sahipleri, hastanın öleceği anlaşıldığı zaman Şamana ait eşyaları evden çıkarırlar. Her davul Şamanın ölümünden sonra ormana götürülüp parçalanır ve bir ağacın dalına asılır. Şamanın ölüsü de bu ağacın dibine gömülür. Şaman Giysisi Şaman için davuldan daha önemli bir şey varsa o da Şaman giysisidir. Geleneğe uygun bir elbise hazırlamanın zor geldiği kamlar, ruhların özel izinleriyle birkaç yıl cübbesiz ayin yaparlar. Fakat cübbesiz kamlar kötü ruhlara karşı fazla cesaret gösteremezler. Bunun için kamlar ne yapıp edip Şaman kıyafeti edinirler. Şaman, cübbe ve davulunu kendi arzu ve isteğiyle değil, hizmetinde bulunduğu ruhun emir ve ilhamına göre yaptırır. Cübbe ve davulun nitelikleri ve biçimi, süsleri bütün ayrıntılarıyla bu ruh tarafından belirlenir. Ruhun istediklerinden en ufak biri bile eksik kalsa cübbe ve davul ayin yapmaya yaramaz. Giysi hazırlandıktan sonra özel bir törenle ruhların beğenisine sunulur. Şaman cübbesi gelenek olarak otuz parçadan yapılmış sayılsa da gerçekte altmışa yakın çok çeşitli parçaya sahiptir. Cübbenin asıl kısmı maral ya da beyaz koyun derisinden yapılan ceketten ibarettir. başka parçalar bu cekete dikilir. Bu parçalar Şamanların ruhlar dünyasında bulunduğunu düşündüğü varlıkların sembolleridir. Sözgelimi cübbenin yakasından sallanan dokuz küçük kukla Ülgen'in dokuz kızını, küçücük cübbeler onların elbiselerini temsil eder. Kötü ruhlarla mücadelede kullandığı "manevi" yayın ve diğer silahların sembolleri, küçücük yay ve çıngıraklardır.Kötü ruhların fısıltılarını dinlemek için kulak, ay, güneş yıldızlar, Erlik dünyasında yaşayan kurbağalar, yılanlar cübbede tasvir edilir. Şamanın cübbesiyle birlikte külahı (börk)da hazırlanır. Külahın esas kısmı üç karış uzunluğunda kırmızı kumaştan olur, etrafına da üç tane düğme konur. Astarı kaba ve adi kumaştandır. Külahın üç yerine vaşak derisi dikilir; bunlardan biri göz, biri alın ortası biri de ense hizasına konur. Böylece Külahın üç kısmı olur ki buna "üç üyelüü kuspörük" (üç boğumlu kuskülah) denir.Göz üzerindeki kısma türlü türlü boncuklardan diziler konur. Her dizide beş boncuk ve ucunda bir yılan başı bulunur. Dizilerin sayısı 5,9 ya da 16 olabilir. Günümüzde Şamanizm ve Diğer Dinlere Etkileri Kitaplı dinler olarak kabul edilen dinlerin hiçbiri eski yerel inanışların etkisinden kendilerini arındırabilmiş değil.Dünyanın her yerindeki Hıristiyanlığın ya da Müslümanlığın farklı olmasının en önemli nedenlerinden biri eski inanışların bu dinlere eklenmiş olması. İslam dinini kabul etmiş Türkler için de bu durum geçerliliğini korumakta.Türklerin inanışlarında bugün bile Şaman geleneğinin izlerini görmek olası. Müslüman olan Oğuzlar, Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre Şaman geleneklerini korumuşlardı. Matem töreninde ölünün bindiği atin kuyruğunu keserek kurban etmek, ağacı kutlu saymak gibi gelenekler bunlardandır. Ayrıca uzun ömürlü olması, daha önce ölen çocuklar gibi ölmemesi için çocuklara Yasar, Durmuş, Duran,Satılmış, Sati gibi isimlerin konması, türbelere adak adanması, dilek ağaçlarına çaput (bez parçası) bağlanması gibi adetler bu kapsamda değerlendirilir. Şamanizm günümüzde Türkler ve diğer Orta Asya halklarının hayatını değişik oranlarda etkilemeye devam etmekle birlikte halen Orta Asya ' da başlı başına bir din olarak devam etmektedir. Tatarların bir kısmı Özellikle Hakasya Türklerinin hemen hemen tamamen Şamanisttir. Günümüzde Rusya, Moğolistan, Tacikistan,Kazakistan gibi ülkelerde Şamanist topluluklara rastlanmaktadır. Sayıları gittikçe azalmakla birlikte günümüzde yaklaşık olarak 650.000 kadar taraftarı olduğu tahmin edilmektedir. |
|
#2
| ||||
| ||||
| Gök Tanrı GÖK TANRI Orta Asya'nın uçsuz bucaksız bozkırlarında yaşayan atalarımızın asıl dini, Gök Tanrı = Kök Tengri Dini'dir. Ama Gök Tanrı kelimesi kimilerince kasıtlı ya da kasıtsız olarak yanlış anlaşılmakta ve bu kesimlerce Gök Tanrı, göğün ilahı diye tanımlanmakta ve gösterilmektedir. Yanlış anlaşılma, gök ve Tanrı sözcüklerinin Eski Türkçedeki kavram ve anlamlarının ne olduğunu bilmemekten kaynaklanmaktadır. Eski Türkçede Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi ve bugünkü Tanrı, Allah kavramlarımızın karşılığı idi (ayrıca Tengri kelimesi, gök anlamına da gelirdi). Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçede üç anlamı vardı: Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri, yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de, bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal. İşte Kök Tengri/Gök Tanrı deyiminde geçen kök/gök sözünün taşıdığı anlam ulu, yüce, kutsal'dır. Buna bağlı olarak da, Kök Tengri/Gök Tanrı deyimi Ulu Tanrı, Yüce Tanrı, Büyük Allah anlamlarına gelir ve bugün kullanılan Allâh-u Teâlâ kavramını karşılar. Yani ortada göğün ilahı yoktur. Söz konusu olan tek bir yaratıcı Tanrı ve bu tek Tanrı'ya yapılan saygı dolu bir sesleniştir. Eski Türklerin kendi öz inançları, temelde tek ilahlılığa dayanır. Bugüne değin yapılan arkeolojik araştırmalar da bunu desteklemektedir. Eski Türklerden kalan arkeolojik buluntularda ilah yontularına ve putlara rastlanmamıştır (ancak bazı bilginler tös, tangara gibi adlar taşıyan tasvirlerin put ya da tanrı simgesi olduğu görüşündedirler). Tabiki, din değiştirip de başka dinlere geçen ve Eski Türklerin milli dini olan Gök Tanrı dininden ayrılanlardan kalan put ve ilah yontuları konu dışıdır. Çünkü bu ürünler, Gök Tanrı dininin kapsamı dışında oluşturulmuş nesnelerdir. Putçulukta putların, temsil ettikleri varlıkların manevi gücü ile dolu olduklarına inanılır; ama, Eski Türklerde manevi gücün biricik kaynağı Tanrı'dır. Eski Türkler, tüm evreni içeren tek ve ulu yaratıcı Gök Tanrı'nın tasvirini -gerek yontu biçiminde olsun, gerekse resim biçiminde olsun- yapmamışlardır. Konuya dilbilim açısından bakarsak da aynı sonuca ulaşırız. Eski Türklerden kalmış yazılı eserlerde, Tengri/Tanrı sözcüğünün çoğul eki getirilmeden hep tekil biçimde kullanıldığı görülür. Buna bağlı olarak da Tanrı'lar/Tengriler kelimeleri Türk kültüründe yer almamıştır. Konuya tarihi ve yaşanmış bir kanıt olarak İbn-i Fadlan'ın anlattıkları gösterilebilir. İbn-i Fadlan 10.yy.da Oğuz Türkleri'ni halifenin elçisi sıfatıyla ziyaret eder. Daha o zaman Türkler müslüman değildir. İbn-i Fadlan'ın anlattığına göre, o çağlarda Türkler haksızlığa uğradıklarında ya da bir zorlukla karşılaştıklarında başlarını yukarı kaldırıp Bir Tangrı demektedirler. İlginçtir ki aynı gelenek bugün de sürmektedir. Bugün de Türkler haksızlığa uğradıklarında benzer biçimde, Yukarıda Allah Var derler. Ayrıca Ebu Dulaf da (10.yy.) Oğuzlarda put bulunmadığını kaydetmektedir. 13. yüzyıl Uygur Türkleri de Tanrı'nın, insan yada başka herhangi bir varlık biçiminde tasvir edilemeyeceğini söylemekte idiler. Bunlardan dolayı, Eski ve milli Türk inancında putçuluk yer almamış, putları korumağa yönelik tapınaklar da yapılmamıştır. Gök Tanrı'nın özelliklerinden söz etmek gerekirse şunlar söylenebilir: Öncelikle tektir, eşi ve benzeri yoktur. Yaratıcıdır; bilinen ve bilinmeyen her şeyi O yaratmıştır. Savaşlarda Tanrı'nın iradesi ile zafere ulaşılır. Buyurur, iradesine uymayanları cezalandırır. İnsanlara kut ve ülüg (kısmet) bağışlar ama bunları layık olmayanlardan geri alır. Canlılara yaşam verir. Ölüm onun iradesine bağlıdır. Varlıklara yaşam verdiği gibi, dilediğinde de onu geri alır. Öncesiz ve sonrasızdır. Evrensel ve toplumsal düzeni o sağlar. Ona yakarılır (dua edilir), kurban verilir. İslamiyetten önce kurulan bütün Türk devletlerinde (Hun, Apar, Göktürk, Hazar, Uygur vs) Gök Tanrı inancı baskın bir biçimde yer tutmaktaydı. Gök Tanrı inancının esasları, eski Çin ve başka kayıtlardan, Orkun Yazıtları ile öteki Eski Türkçe belgelerden az çok belirlenebilmektedir. Asya Hun Tanhu’su (kaganı, imparatoru) Mo-tun (Mete), MÖ 176 yılında Çin imparatoruna göndermiş olduğu mektubunda kendisini tahta Gök Tanrı'nın çıkardığını, zaferlerini Gök Tanrı'nın yardımıyla kazandığını belirtmektedir. Yine Asya Hun kağanlarından olan Künçin (MÖ 160-126), MÖ 133'te Çin imparatorunun Ma-i'de kendisine hazırladığı tuzaktan kurtulunca "Tanrı takdir buyurduğu için kendini koruyabildiğini" söylemiş, bir başka başarısının ardından da "Başarısının Tanrı'nın işi" olduğunu belirtmiştir. 328 yılında başka bir Türk hükümdarı kazandığı zafer üzerine kollarını göğe kaldırarak "Ey Gök Tanrı, Sana şükürler olsun" diyerek Tanrı'ya şükretmiştir. Batı Apar kağanı da, Bizans ile yaptığı bir antlaşmada Gök Tanrı adına and içmiştir. Kök Türklerin savaştan önce zafer için Tanrı'ya dua ettiklerini belirten Çin kaynaklarına göre, Tardu Kağan 590 yılında bir savaştan önce atından inerek Tanrı'ya yakarmıştır. Kök Türklerden kalan Orkun Anıtları'na göre Tanrı, evrenin ilk nedenidir, yani yaratıcısıdır. Kök Türklerin bir kağanlık kurması O'nun isteği ile olmuş, Türk milletine kağanını O vermiştir. Yani, yazıtlara göre Tanrı, Türk milletinin yaşamı ile yakından ilgilenmektedir. Türklere zaferler kazandıran, Türkleri yıkımlardan, felaketlerden koruyan yine O'dur. Kağanları da tahta O çıkarır. Türklerde Gök Tanrı'nın çok eski çağlardan beri tek bir ulu varlığı temsil ettiğine dair birçok kanıt vardır. Tanrı, Eski Türklerde manevi tek büyük kudret idi. Bizanslı tarihçi Simokattes, Kök Türklerin yir-sub'lara (yer-sular; ırmak, dağ, orman vb doğa varlıkları) saygı gösterdiklerini ama yalnızca yerin göğün yaratıcısı bildikleri tek bir Tanrı'ya taptıklarını bildirmektedir. 790 yıllarında Tiflis'li St. Abo, Hazar Türklerinin tek bir yaratıcı Tanrı tanıdıklarını söylemiştir. Yine Hazar Devleti'nin kağanı, hıristiyanların Teslis'e (Tanrı'yı üçleme) inanmalarına karşın kendilerinin tek bir Tanrı'ya inandıklarını kaydetmiştir. "Tanrı" sözcüğü, bütün Türk şive ve lehçelerinde ortak olarak vardır. Türkçenin temel sözcüklerindendir. M.Ö.' ki Çin yıllığı Shi-ki'de, Hun kağanı Mo-tun (Mete) nedeni ile anılan Türkçe Tengri/Tanrı sözcüğü Çinceye "T'ien" olarak geçmiştir (Çinliler, Orta Asya'daki Tanrı Dağları'na bu yüzden T'ien-Şan derler). En aşağı 2500 yıllık bir geçmişi olan öz Türkçe Tanrı kelimesi, Moğolca ile birlikte kimi Asya dillerine de yerleşmiştir. Ayrıca Eski Sümer dilinde Tanrı kavramının karşılığı olarak kullanılan Dingir/Tingir sözcüğünün de Tengri sözcüğü ile bağlantısı olmalıdır. Bugün Altay ve Yenisey çevresinde yaşayan Türkler, Gök Tanrı'ya Kuday, Ülgen gibi adlar vermektedirler. Ancak, Eski Türklerin Gök Tanrı'sı ile Altaylılar'ın Ülgen'inin bire bir örtüşüp öürtüşmediğini bilmiyoruz. Eski Türklerde Gök Tanrı'ya kurban olarak hayvan kesilirdi. Kurban olarak koç ve aygır geçerliydi. Türklerde insan kurban etme gibi vahşi uygulamalar bulunmadığı gibi, egemen oldukları yerlerde de bu gelenekleri kaldırmağa çalışmışlardır. En makbul kurban olan at kemiklerine Eski Türk mezarlarında sıkça rastlanır. Eski Türklerde üç büyük din töreni vardı: Birincisi ilkbaharda kağan ve ülke ileri gelenlerinin de katılımı ile ata mağarasında yapılırdı. Bu mağara, Bozkurt-Ergenekon Destanı'ndaki Bozkurt'un son yaralı Türk'ü kaçırıp saklamış olduğu mağaradır. Bu mağara kesin olmayan tahminlere göre Turfan (Kao-çang) Dağları'nın (Altaylar'da) kuzeyindedir. Burada ataların ruhuna kurbanlar kesilirdi. İkinci tören ise Haziran ayında Tamir ya da Ongin ırmaklarının kıyısında Gök Tanrı adına yapılırdı. Bu törende tek yaratıcı olarak düşünülen Gök Tanrı'ya aygır kurban edilirdi. Üçüncü tören ise güzün Tailin'de, kutsal sayılan yir-sub'lar (yer-sular; doğa varlıkları, bir tür ermiş, evliya inancı) için yapılırdı. Sonuç olarak söylemek gerekirse, Eski Türklerde Tanrı'ya saygı ifadesi olarak Yüce Tanrı anlamında Kök Tengri / Gök Tanrı denilmiştir. ÜLGEN Altay Şamanistlerinin dua ve ilahilerinden anlaşıldığına göre en büyük tanrıları ya da Tanrı'ya verdikleri ad Ülgen'dir. Güney Altaylı Şamanist Türkler Ülgen'e Kuday (farsça Hudâ sözünden gelir) derlerken, kuzeybatı Moğolistan'da yaşayan Soyutlar Kayra Kan (Kayra Han) diye adlandırırlar. Öteki Altay Türkleri Tengere Kayra Kan deyimini de kullanırlar. Ancak, kam (şaman) dualarından anlaşılabildiği kadarıyla Kayra Kan sözcüğü belirli bir tanrı ya da ruhun adı değil, büyük ruhlar için kullanılan bir sıfattır. Ülgen adı, geç dönemlerde Bay Ülgen (Zengin Ulu) olarak da kullanılmıştır. Yalnız, baştan belirtmek gerekir ki, Altay Türklerinin Ülgen'i ile Eski Türklerin Kök Tengri'si (Gök Tanrı) arasında belirgin farklar vardır. Tanrı Ülgen'i, büyük devletler kurmuş ve ileri bir toplum düzeyine ulaşmış Türklerin tek ve ulu yaratıcısı olan Gök Tanrı'nın, daha geri düzeyde kalmış ve büyük devletler kuramamış Türklerdeki az ya da çok değişmiş biçimi olarak düşünebiliriz. Mesela Eski Türklerde Gök Tanrı'nın çocuğu yoktur; Ülgen'in ise 7 oğlu, 9 kızı olduğundan söz edilir. Belki de bunlar, melek türünden yaratıklar olup halk düşüncesinde Ülgen'in kız ve oğulları durumuna gelmişlerdir. Kimi Türkologlara göre de, Ülgen ilk başlarda ikincil bir tanrı iken, sonraları Gök Tanrı'nın yerine geçmiştir. Zaten, Gök Tanrı'nın yerine kullanıldığı kabul edilen Ülgen adının gerçekte Gök Tanrı olup olmadığı pek belirgin değildir. Şamanizm konusunda derin araştırmaları olan Mircea Eliade bu konuyla ilgili olarak şunları söyler: ...verilen özellikleri göğe ilişkin olmakla birlikte, bu tanrının net olarak ve öteden beri bir yüce gök tanrısı olmadığına inanmak için nedenler vardır. Bay Ülgen daha çok bir atmosfer (hava durumu) ve verimlilik/doğurganlık tanrısı gibi görünüyor. Çünkü eşi ve çok sayıda çocuğu vardır; sürülerin çoğalması ve ürünlerin bol olması onun elindedir... Evrenin yaratılışı ve dünyanın sonu gibi konulardaki mitlerde baş rolü hep Tengere Kayra Han oynar; Bay Ülgen ise burada hiç yer almaz... Bu olgu, bir atmosfer (ve tarımsal dinlerde verimlilik) tanrısının yavaş yavaş bir gök tanrısının yerini alması, dinler tarihinde oldukça sık rastlanan bir olgudur... "Ülgen" sözcüğünün kökeni hakkında çeşitli görüşler vardır. Günümüz Kırgız ve Kazak Türkçesi'ndeki ülken sözcüğü "büyük, ulu" anlamlarını verir. Buryat Moğolcası'nda ise ülgen kelimesi yerin sıfatı olarak "ülgen jixe daida" (ülgen ulu yer) olarak kullanılır ve aşağı yukarı "anamız yağız yer" anlamına gelir. Buna bağlı olarak kimi araştırmacılar, eski şamanizmde Ülgen sözcüğünün yer ruhunun/tanrısının adı olduğunu öne sürmüşlerdir (?). Fakat bu sözcük Eski Türkçede kuvvetli bir olasılıkla "büyük" ve "ulu" anlamlarını ifade diyordu. Ülgen sözcüğü, Tanrı'nın adı olarak yalnızca Altay Türklerinde korunmuştur. Güneş ve yıldızlardan çok daha ötelerde, islamlığın arş olarak tabir ettiği yerde yaşar. Ülgen'in bulunduğu yere uzanan yol zorludur ve engellerle doludur. Bu zorlu yolu ancak bir kam (şaman) aşabilir. O'nun katına giden yolda dokuz ya da yedi engel (buudak) bulunur. Ülgen'in katına giden bu yol ancak erkek kamlara, o da ayin yaptıklarında, açıktır. Bununla birlikte erkek kam bile ancak beşinci engel olan Demir Kazık (Altın Kazık, Kutup Yıldızı) yıldızına değin ulaşabilir ve oradan geri döner. Göğün dokuzuncu katında oturan (7 veya 16. katta oturduğu da rivayet edilir) Ülgen Han'ın altın kapılı bir sarayı (örgö) ve altından bir tahtı bulunmaktadır. Eski Türklerin Gök Tanrısı gibi Ülgen'in de yapılmış belli bir tasviri yoktur; ama Ülgen insan biçimli olarak düşünülür. Ülgen'in birçok sıfatı vardır. Ülgen'in sıfatları arasında şunlar sayılabilir: Ak Ayas (Ak Ayaz), Ayas Kan (Ayaz Han), Küngürtçi (Gürültücü [gök gürlemesi]), Küygekçi (Yakıcı), Yalgınçı (Yıldırımcı), Yayuçı (Yaratıcı). Öncesiz ve sonrasız olan Ülgen, yaratıcıdır; bütün varlıkları yaratan O'dur. Ayı, Güneş'i yaratan, onlara biçim veren, ateşi var eden, insanlara ocaklarını tutuşturup veren, sacayaklarını ocaklara yerleştiren O'dur. Altay Türkleri, yedi göbek atalarının Ülgen'e saygı gösterdiklerini, yer yaratılalı beri O'na başvurduklarını, taptıklarını söylerler. Göklerden dökülen rahmet yağmurları O'nun ağzından akan sudur. Ayı ve Güneş'i hareket ettiren, ak bulutları bir ülkeden bir ülkeye aşıran O'dur. Hava olaylarını düzenleyen, yıldızları yöneten de O'dur. Gökkuşağını, bütün insanları ve insanların yaşayacağı yerleri yoktan var eden O'dur. Üç, altı, dokuz, ya da on iki yılda bir tören yapılarak, Ülgen'e üç yaşında ak bir kısrak kurban edilir. Mircea Eliade'ye göre, Ülgen'e kurban sunulması O'nun Gök Tanrı olmadığının belirtisidir. Çünkü, yine ona göre, başlangıç dönemleri dışında Gök Tanrı'ya kurban sunulmamıştır. Ancak Eliade'nin göz ardı ettiği noktalar vardır: Hunlar ve Göktürkler, Gök Tanrı'ya inanırlardı ve ona periyodik olarak kanlı kurbanlar sunarlardı. Hun ile Göktürkler'in çağları da Türkler'in başlangıç dönemi değildir... ÜLGEN'İN OĞULLARI ve KIZLARI Ülgen'in yedi (bir rivayet göre de dokuz) oğlu vardır. Bunlar sırasıyla şunlardır: Karşıt Buura Kan (Pura Kan) Yaşıl Kan Burça Kan Karakuş (kartal) Baktı Kan (Paktı Kan) Er Kanım Bunlar göklerde bulunurlar; Ülgen'in gövdesinden ayrılmışlardır. Ülgen'in oğulları da kendisi gibi iyi birer ruhtur. Onların adına yapılan tören ve ayinler, Ülgen'e yapılanlardan farksızdır. Ancak, bu ruhlar için töz ya da yalama yapılmaz. Ülgen'in oğulları gökte bulunurlar. Altaylılar'dan her oymak, bunlardan birini kendi boyunun koruyucusu sayar. Ülgen'in kızları özel ad taşımazlar. Ülgen'in sayıları dokuzu bulan kızları, Akkızlar ya da Kıyanlar denilen esin (=ilham) perileridir; ayin sırasında kamın ay gibi kulağına kişi olup söylerler, kam'a esin verirler. Bu kızları simgeleyen kukla biçimli tasvirler, manyak adı verilen kam giysisinin üzerine yerleştirilir. Ülgen'in Yardımcı Ruhları YAYIK: İnsanlarla Ülgen arasında aracılık yapar. İnsanları kötü ruhlardan korur. "Ayaz Kan'dan, Ay ve Güneş'ten bir parçadır. Ayin sırasında kam göklere, Ülgen katına kurbanın canını götürürken Yayık'ın korumasında gider. SUYLA: İnsanları korur ve yerde bulunur. Gözleri otuz günlük uzaklıktan görür ve at gözlerine benzer. Ay ile Güneş'in kırıntılarından yaratılmıştır. Görevi, insanların yaşamında olacak değişiklikleri bildirmek, insanları göz altında bulundurmaktır. Ayin sırasında kam göklere ya da yer altına giderken Suyla, kam'a yolda saldıracak kötü ruhları kovar, Yayık ile birlikte kurbanın canını göklere götürür. Ayin sırasında Suyla için saçı olarak arak (rakı) kullanılır. KARLIK: Suyla'nın en yakın arkadaşıdır. Suyla ile birlikte görünür ve onunkine benzer görevleri vardır. Onun adına, duman çıkması için çadırın tepesindeki açıklıktan ocaktaki ateş üzerine su serpilir. UTKUÇI: Göklerde bulunur, yeryüzüne inmez. Görevi, Ülgen'e kurban sunmak üzere göklere çıkan kamı Demir Kazık (Altın Kazık, Kutup Yıldızı) yanında karşılamak ve Suyla ile görüşüp kamın isteklerini Ülgen'e bildirmektir. Sunulan kurbanı da alarak altın tahtında oturan Ülgen'e takdim eder. Unvanı, "Ülgen beğin elçisi" dir (Ülgen biiding elçisi). KIZAGAN: Ülgen'in hizmetinde bulunan ruhlardan biri. MERGEN: Ülgen'in hizmetinde bulunan ruhlardan biri. |