Arkasokak Logo






Atatürk'ten Hatıralar

Mustafa Kemal Atatürk icinde Atatürk'ten Hatıralar konusu , Sakal... Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karsısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. ...


Cevap
  #1  
Eski 01-08-2006, 11:55 PM
Catalyurek kullanıcısının avatarı
Arkasokaklı
 
Giriş: Jan 2006
Konum: Ebenin yanı!
Mesaj: 1.648
Catalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond repute
Arrow Atatürk'ten Hatıralar

Sakal...

Atatürk Amasya ziyaretinde.Vali konağında yörenin ileri gelenleri ile sohbette. Bir ara tam karsısında oturan birine takılır gözleri. Yaşı ellinin üzerinde bu adam beline kadar inen sakalıyla Atatürk'ün dikkatini çeker. Ata, yanındaki valinin kulağına eğilip sorar;

- Kimdir bu?

Vali yanıt verir;

- Efendim kendisi Şıh'tır. Yörede çok hatırlısı vardır.

Atatürk Şıh'ı yanına çağırır ve;

- Bak baba, imanın ölçüsü sakalın boyunda değildir. Sunu rica etsem de en azından Peygamber efendimizinki gibi kısaltsan der ve eliyle de boyun altı hizasını gösterir.

Şıh;

- “ Emrin olur Paşam ” diyerek yerine çekilir.

Aradan zaman geçer, bir aksam Atatürk Amasya'daki Şıh'ı hatırlar ve Vali'yi telefonla arayıp durumu sorar. Vali nasıl söyleyeceğini bilememekle birlikte, Şıh'ın sakal boyunda en küçük bir kısalma bile olmadığını aksine kimselere el sürdürmediğini anlatır. Atatürk telefonu kapatır, kağıdı kalemi eline alır ve az sonra nazırını çağırıp, yazdığı yazıyı Amasya Valiliği’ne tebliğ etmesini ister. Ertesi gün Amasya'dan bir haber gelir ki Şıh Efendi Ata’yı görmek üzere Ankara'ya yola çıkmış...

Şıh gelir, Ata’nın karsısına çıkar. Sakal tamamen kesilmiş, sinekkaydı bir tıraş olunmuş, saçlar kısaltılmış, kılık kıyafet bastan sona değiştirilmiş, bambaşka bir görünüme bürünülmüştür. Atatürk'ün mesai arkadaşları bu değişimi anlayamaz ve Ata'ya sorarlar;

- Aman Paşam, o Şıh ki sakalına el dahi sürdürmezdi, siz ne ettiniz de kökünden kesmesini sağladınız?

Ata gülümser, sonra da yanındakilere dönüp;

- Dün aksam Amasya Valiliği’ne bir yazı gönderdim ve Şıh'ı Afyon'a vali atadığımı bildirdim

der.

Ardından da yeni bir yazı hazırlayıp nazırına bu yazıyı da Şıh'a vermesini söyler. Yazıda söyle yazmaktadır;

- İnancın ölçüsünün sakalda olmadığını anladığına sevindim. Valilik meselene gelince, bugün koltuk uğruna kırk yıllık sakalından vazgeçebilen yarın başka şeyler için milletinden bile vazgeçebilir. Seni böyle bir ikileme mahkum bırakmayalım. Kal sağlıcakla...



Kurtdereli...

Atatürk, ünlü güreşçi Kurtdereli'ye ödül olarak 1000 liralık bir İş Bankası çeki veriyor. Altını Kemal Atatürk diye imzalıyor, zaten çeklerde resmi de var. Pehlivan çeki İş Bankası' na götürüyor; kendisine 1000 lirayı ödüyorlar. Muazzam bir para.

Ama Kurtdereli hala bekliyor. "Ne bekliyorsun pehlivan?" diye sorduklarında çeki beklediğini söylüyor.
"Parayı aldın, çek bizde kalacak" diyorlar.
"O zaman alin 1000 liranızı, verin çekimi" diyor. "Onda Atatürk'ümün imzası var." Ve parayı iade edip Atatürk imzalı çeki sevgiyle cebine yerleştirerek gidiyor.

Atatürk bir sabah florya’dan dolmabahçe sarayina dönüyor. Yesilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve basyaver’e:
- sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor.
O sirada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor. Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene binis hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her seyden habersiz olan kondüktör ata’nin bulundugu kompartimana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- vazifeni yap! (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?
Yanindakiler cevap verirler.
- pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasiz seyehat ederiz.
Ata hayretle:
- bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayip ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçilik!

Ali Kılıç

Not..: Şimdiki zamanla kıyaslayın lütfen...



Sivas kongresi sonrasi, heyeti temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlastirildiktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf beraberlerindekilerle ankara’ya geldiklerinde keçiören yolu üzerindeki ziraat mektebi’ne misafir edilmislerdi. Daha sonra Mustafa Kemal Ankara istasyonundaki gar müdürlügü binasina yerlesti. Burasi hem evi, hem çalisma yeriydi.

O tarihlerde ankara vilayetinin sehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayranci’da bag evleri vardi. Bunlar arasinda Çankayada papazin bagi olarak adlandirilan iki katli ev Mustafa Kemal’e armagan edildi ve o da evi ordu’ya devrederek evin adi ordu köskü oldu. Iki katli binaya 1924’de ilaveler yapildi fakat bina isitilamiyor idi. Zafer, inkilaplar, cumhuriyet, dünyanin üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna sahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet baskanligi konutunu zorunlu kiliyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yesilin her tonu ile ve planin esasi Mustafa Kemal’in olan yapi 1932’de tamamlandi ve ayni yilin haziran ayinda da tasinildi.
Pembe köskün dösenmesi için bütçede pek mütevazi para vardi. Gazi, gerekli olani sahsi imkanlari ile karsilama karari aldi ve kendisine tavsiye edilen o günlerde beyoglu istiklal caddesinde bir türk’ün açtigi dekorasyon magazasi sahibi Selahattin Refik beyi ankara’ya davet etti. Binayi gezdirdi, arzularini açikladi ve kendisinden teklif istedi.

Kisa süre sonra kendisine sunulan tasariyi inceledi, muhatabi konuyu gerçekten biliyordu ve anladi ki, kendisini taniyanlarca da uyarilmisti. Buna ragmen teklifleri hazirlayanlari kirmadan ülkenin mütevazi imkanlarini izah edebilmis olmanin rahatligi içinde feragatlar istedi. O sirada ata’nin yaninda olan Ankara belediye baskani asaf İlbay bey Ata’nin su açiklamasini kaydeder.
“biliyorsunuz burasi cumhurbaskanligi köskü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin dogrudan seçecegi zatlar gelecek. Bu esyalarin parasini benim sahsen verdigimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlis hükümler veren olmaz mi? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapilamadigi bütçe darligi içinde israf yapildigini düsünenler bulunmaz mi? Bir endisem de karar mevkinde olanlarin sahsi arzularini devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.”
Sonra Selahattin Refik bey’e döner:
“sahsi imkanlarin olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anliyorsunuz zannederim.” Der.


Cemal Kutay, Atatürk olmasaydi



Atatürk bu engin insanlik duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygi ve bagliligini izmir’e girdigi sirada da göstermisti... O’na İzmir’de Karsiyaka’da bir ev hazirlanmisti ki, bu evde isgal esnasinda Yunan krali Konstantin’de kalmisti... Evin sahibinin oglu ile hazirlikta çalisanlarin bazi yakin akrabasi Yunanistan’da esir bulunuyorlardi; isgal esnasinda, bütün Türkler gibi çok izdirap çekmislerdi; içlerinden yaraliydilar ve yunanlilardan öç almak atesiyle yanip tutusuyorlardi. Bu duygularin etkisi altinda evin dis merdiveninin üzerine, muzaffer baskomuta’ninin basip geçmesi için, ipek bir düsman bayragi sermislerdi...

Atatürk yere serili bayragin önünde durmustu; etrafinda bulunan kadin-erkek izmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu:
“buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabanci kral bu evden içeri, bizim bayragimiza basarak girmisti; siz lütfedin, bu karsilikla o lekeyi silin. Burasi bizim sehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvariyorlardi.

Hiçbir durumda benligini ve sagduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatli bakis ve sesi ile:
“o, geçmiste hata etmis; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çignenmez, ben onun hatasini tekrar edemem,” cevabini vermisti ve ancak bayragi yerden kaldirttiktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmisti...

Soyak, Hasan Rıza; Atatürk’ten hatiralar, s. 136



Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalik bir halk kitlesi iskelede etrafini çevirmis bulunmakta idi. Bir kadinin, elinde bir kagitla Atatürk’e yaklastigi görüldü. Ihtiyar, zayif bir kadindi. Ata’nin yolunu keserek titrek bir sesle:
- beni tanidin mi ogul? Dedi. Ben sizin Selanik’te komsunuzdum. Bir oglum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsinlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oglumu yine ise almamis..ne olur bir kere de siz söyleseniz.
Atatürk’ün çelik bakisli gözleri samimiyetle parladi... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle :
- oglunu almadilar mi? Dedi. Ben tavsiye ettigim halde mi almalidar? Ne kadar iyi olmus... Çok iyi yapmislar... Iste Cumhuriyet böyle anlasilacak...
Kadin kalabaligin içinde kaybolmustu. Ve Atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle:
- iste Cumhuriyetten bekledigimiz netice... Diyordu.

Köymen, Hulusi; Atatürk’ü anmak kitabindan, s. 260



Tarihimiz sayisiz savaslarla doludur. Biz bu savaslardan baskaldirip ne memleketi imar edebilmisiz, ne de kendimiz refaha kavusmusuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuzda oldugu kadar düsmanlarimizdadir da. Çünkü basta moskoflar olmak üzere düsmanlarimiz hep söyle düsünürlerdi :

- Türklere rahat vermemeli ki, baska sahalarda ilerleyemesinler...

Bunun için de sik sik basimiza belalar çikarirlar, savaslar açarlar, Balkan milletlerini istiklal diye kiskirtirlardi.

Biz böyle durmadan savasirken de o zamanlar askere alinmayan gayri müslimler durmadan zenginlesirlerdi.

Onlarin neden zengin, bizim neden fakir kaldigimizi bir köylü, Atatürk'e verdigi kisa bir cevap ile gayet veciz olarak izah etmistir.

Atatürk, mMersin'e yaptigi seyahatlerden birinde, sehirde gördügü büyük binalari isaret ederek sormus :

- bu kösk kimin ?
- kirkor'un...
- ya su koca bina ?
- yargo'nun
- ya su ?
- salomon'un...

Atatürk biraz sinirlenerek sormus :

- onlar bu binalari yaparken ya siz nerede idiniz ? Toplananlarin arkalarindan bir köylünün sesi duyulur :

- biz mi nerede idik ? Biz Yemen'de, Tuna boylarinda, Balkanlarda Arnavutluk daglarinda, Kafkaslar'da, Çanakkale'de, Sakarya'da savasiyorduk pasam...

Atatürk bu hatirasini naklederken :

- hayatimda cevap veremedigim yegane insan bu ak sakalli ihtiyar olmustur, der dururdu.

Atatürk'ün nükteleri-fikralari-hatiralari, sh 18


Muallimler ankara'da bir içtima yapmislar, içtimaa iki üç muallim hanim da istirak ederek salonda ayri bir yere oturmuslardi.

Muallim hanimlarin içtimaa gitmelerini hos görmeyen meclis'in sariklilari gaziye sikayete gidiyorlar.

Gazi kizarak :
- "kimmis muallimler cemiyeti reisi ? Çagirin onu !"

Ve Mazhar Müfit birkaç dakika sonra içeri girinci gürleyen bir sesle çikisiyor :
-"siz muallimler içtimamda ne yapmissiniz ? Ne ayip sey bu ?"

Mazhar Müfit sasakalir. Gaziden bu hareket mi beklenirdi ? Sariklilar muzaffer bir besaretle gülüyor. Sariklilar nes'e içinde gazinin sesi hep ayni tonda devam ediyor.

- "olur sey degil olur sey degil !"

Mazhar Müfit hala ayakta ve hala ne diyecegini sasirmis bir halde cevap vermeye çalisiyor :
-"efendim vallahi... "

- "birak birak ben hepsini biliyorum; içtimaa muallime hanimlarida çagirdiniz. Fakat onlari niye ayri siralara oturttunuz ? Sizin kendinize mi itimadiniz yok, türk haniminin faziletine mi ? Bir daha öyle ayrilik gayrilik görmeyeyim, anladiniz mi ?

Atatürk'ün nükteleri-fikralari-hatiralari sh 59



Samsun’dan havza’ya gidiyorduk. Altimizda, birinci dünya harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardi. Söför de Türk degildi. Yola çiktik, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuzalti yasinda zaferler kazanan kumandan Mustafa Kemal Paşa’nin ne demek oldgunu arkadaslari bilirler. Kizdi ve asabilesti. Söförü azarladi ve kendisi makinayi harekete geçirmege ugrasti. Tabi muvaffak olamadi.
Ben, doktor Refik Saydam ve Kazim Dirik bir kösede duruyorduk. Dogrusu, içimizden neden ise karistigina hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. Içimizden geçeni anlamis gibi bize bakti ve dedi ki:
- on sene sonra sizinle, kendi yaptigimiz yollarda, Türk söförleri bizi istedigimiz yerlere götürecekler!
Biz sustuk. Içimizden geçenlerin ne oldugunu bilmem anlatmak lazim mi? Aradan tam on yil geçti. Ben birinci umumi müfettis idim. Diyarbakir’a gelmisti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanina çagirdi ve Türk söförle islemeye baslayan makineyi isaret etti:
- vaadimi yerine getirdim!

Dr. Ibrahim Tali Öngören



Çankaya aksamlarindan biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de Atatürk’ e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:
- sef asker mi, sivil mi olmali? Cevap veriyor:
-sef, sef olmali. Ister sivil, ister asker.
Bu cevabi ile “sef” ligin rütbede ve elbisede degil, ruhta ve kafa yapisinda oldugu hakikatini veciz sürette belirtmis oluyor.

Nükte ve fikralarla Atatürk
Niyazi Ahmet Banoglu




Sivas'ta vatan bütünlügü ve bütün millet adina bir kongre toplamaya karsi olanlar çoktu.
Isgal kuvvetleri ile İstanbul hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birligi etmislerdi. Binbasi rütbesinde bir fransiz jandarma subayi, yanina bir tercüman alarak sivas valisine geldi.
"eger burada kongre toplanirsa fransizlar sivas'i isgal edecekler" dedi.
Vali, Mustafa Kemal'e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut Erzincan'da toplanmasini söyledi. Kuva-i milliyeci bir genç sonradan Sivas milletvekili Kasim da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, ingilizlerin Samsun'u ---- tutmak, on güne kadar yeni isgaller yapmak santaji ile kendi çalismalarina engel olmak istediklerini hatirlatarak bu blöflere kulak asmamalari cevabini verdi.
Hiç bir vaka olmadan 2 eylül aksami Sivas'a varilmistir. Sehirde ne kadar fayton ve yayli araba varsa hepsini karsilayicilar tutmuslardi. Yalniz hürriyet ve itilaf partisinden kimse yoktu. Kalabalik arasinda fransiz subayin tehdidi üzerine telaslanan genç rasim'i Gören Mustafa Kemal:
- "gençler için vatan islerinde ölmek olabilir, korkmak asla !
Kurtulus Savasi’nda Sakarya Zaferi nasil bir kader dönümü olmussa, anadolu'da yeni devletin kurulusunda sivas kongresi’nin o kadar büyük önemi vardir.

F. Rifki Atay, Çankaya



Serbest firka'nin kurulusu ve kaldirilisi :
Gazi, 1930 yilinin kasim’inda Kayseri yönünde trenle yurt gezisine çikmisti. Yol arkadaslarina ilk sordugu soru;
"serbest firka'yi kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 kasim 1930'da gazi Samsun'a varmisti. Samsun'da olaganüstü önlemler alinmistir. Halk asker kordonlarinin arkasina sinmistir. Aksam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (Bosnakzade Ahmet Bey).
"Belediye baskani nerede? Nasil olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye baskani serbest firka’li oldugu için vali tarafindan davet edilmemistir. Hemen belediye baskani’ni bulup masaya getirirler. Söz serbest firka'dan açilir. Gazi serbest firka'nin kendinden beklenen isleri göremeyecegi, memlekette gericiligin ve inkilap disi akimlarin bundan yararlanacagi düsüncesi ile serbest firka'nin kapatildigini anlatir ve sonunda belediye baskani’na dönerek der ki;
"simdi baskan bey, siz de artik kaldirilmis olan bir partinin belediye baskani olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, degil mi? Istifa ediniz" ama belediye baskani’nin yaniti baskadir.
"Pasam, ben serbest firka'yi temsil etmiyorum. Bu seçim halkin bana karsi bir güveni seklinde ortaya çikmistir. Eger bu görevden istifa edersem, halkin gösterdigi yakinliga ve güvenine karsi gelmis olurum."
Gazi sakin bir sesle :
"düsündügünüz dogru. Dilediginiz gibi olsun." yanitini verir.




12 eylül 1929 tarihinde ankara’da paris büyükelçisi Fethi Okyar’a cumhurbaskanligi genel sekreteri Tevfik Biyiklioglun’dan bir telgraf gider:
“reisicumhur hazretleri fransiz hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-i alilerinden rica etmektedir.”
Fethi bey, üç gün içinde kitaplari gönderir, arkadan yeni siparisler gelir, ernest lavisse ve alfret rambaud’un 12 ciltlik “histoire generale des peoples et des civilisations” kitabi istenir, Fethi Okyar bunlari da gönderir.
18 kasim 1929’da büyükelçi’ye, Çankaya’dan bir mektup gelir:
“dün ernest lavisse’in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalniz tarih-i kadim’e ait kismi yok, yani milattan sonra basliyor. Bunu ikmal edecek kisimin da lütuf buyurulmasini reisicumhur hazretleri rica ediyorlar.(...) Yalniz bunlarin bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin is’arini istirham ederim. Pasa hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.”
Fethi bey, Atatürk’ün çok yakin arkadasidir, kitaplarin bedelini seve seve ödeyebilir, ama Atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitaplarin bedeli paris’e gönderilir.
1930’da Fethi Okyar, merkeze döner, Paris büyükelçiligi’ne Münir Ertegün atanir, atatürk’ün kitap siparisleri devam eder, genel sekreter, rene grousset’nin iki ciltlik “historie de i’ektreme orient” adli kitabini ister.
Kitap hemen gönderilir.....
Devamini bilal simsir söyle anlatir:
“Münir bey, hemen kitabi postalar. Kitabin 571 frank, 80 santim tutarindaki faturasini da disisleri bakanligi’na yollar. Büyük bir hukukçu olan Münir bey, büyükelçilik ve bakanlik bütçesinden cumhurbaskani için harcama yapilamayacagini herhalde bilir. Ama, belki, gazi için bir kerecik çignesek ne çikar, diye düsünmüstür. Bu yüzden disisleri bakanligi ve sayistay kendisinden hesap soracak degildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.”
Ama büyükelçi yanilmaktadir, çankaya’nin böyle seylere tahammülü yoktur.
Hatta büyükelçi, disisleri’nin kitap, brosür tahsisati vardir, fatura bakanliga gönderilmis, bedeli o tahsisattan ödenmistir, dese bile...
Çankaya faturalari disisleri bakanligi’ndan alir, 571 frank, 80 santim is bankasi araciligiyla paris’e gönderilir.


************************************************** ********


Ankara’nin subat ayina tesadüf eden oldukça soguk ve karli bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmistir. O zamanin bütün mümtaz simalari orada idiler. Saat henüz 12‘ye gelmemisti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandiran mes’ut bir haber baloya yayildi:
- Gazi pasa baloya geliyorlar !.
Rus sefarethanesinde imisler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki rus sefiri de baloya gelmisti.
Bir aralik sefir, salonunun ortasina dogru ilerlemekte olan gaziye yaklasarak fransizca:
Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müsterek bir gaye ugrunda varligini kurtarmaga çalisan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskari ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek serefini kazanabilir miyim?...
Atatürk evvela gülerek elini uzatti, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kiymetli atamiz bu çesit eglence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdi. Onun için bütün yabanci gazete muhabirlerinin huzurunda su cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandirdi:
- ekselans, gösterdiginiz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Tesekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalidir. Yalniz suna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza ragmen asla bolsevik olmayacagiz !

Atatürk’ün nükteleri, hilmi yücebas

************************************************** ********


Atatürk birgün dolmabahçe’den gizlice çikar Topkapi sarayi müzesine gelir. Müzeyi gezmek ister. Kendisini kapiciya tanitir, fakat kapici henüz saat 9 olmadi, memurlar da gelmedi Atatürk degil, kim olursan ol, bekleyeceksin der.
Hiç süphe yokki , kapici atatürk'ü tanimamis ve birden fazla bu sözlere muhatap bulundugu için gelenin Atatürk olabilecegine inanmamistir. Fakat bu anekdotta mühim olan nokta Atatürk'ün kapicinin sert cevabi karsisinda israr etmeyerek ,bir kenara çekilip, saatin 9 olmasini ve memurlarin gelmesini beklemesidir.


Yazilmayan yönleriyle atatürk, S. Arif Terzioglu sayfa 4


Ankara'da yakici bir yaz günü idi Atatürk beraberinde arkadaslari ve yaverleri oldugu halde Kizilcahamam'a giderken Kazan köyü yakinlarinda durmus ve otomobilinden inmisti. Köyün kadini, genci, yaslisi, ihtiyari köylerin içinden geçen, sosede duran bu yabanci konuklari görünce hep kosustular. Kimi su seyirtti, kimi ayran , bunlardan biri, gügümünden aktardigi soguk ayrani ata'ya uzatti:
- bir soguk ayran içermisiniz,dedi.
Bu çorak iklimin kavurdugu yüzünde bronzlasmis Türk kadinin en bariz ifadelerini tasiyan, bir türk anasi idi. Bögrüne sikistirdigi kundagi biraz daha bastirdiktan sonra, sag elindeki ayran bardagini uzatti, bekledi. Ata'si, ayrani kana kana içmis ve biran durakladiktan sonra ona :
- senin kocan kim ? Diye sormustu
Köylü kadini,yüzü tunçlasmis, elleri nasirli bir Türk anasi Ankara'nin kendine has sivesi ile kocasinin Sakarya harbinde bogazindan yaralanmis bir cengaver oldugunu söyledi. Ata bir soru daha sordu :
- ne zaman dogdun?
- 1919'da Atatürk Samsun'a çiktigi zaman dogdum.

Ata, bir an düsündü. Yil 1934 idi. Kadinin bu ifadesine göre 15 yasinda olmasi lazim gelirdi. Halbuki karsisindaki kadin 25 yaslarinda görünüyordu tekrar sordu :
- nasil olur
- evet , nasil olurdu .bu sati kadin hiç tereddütsüz, o her zamanki nüktedan haliyle ve memleketin isgal altinda geçirdigi aci yillari ima ederek:
- evet pasam,ondan evvel yasamiyordum ki !
Bu espiri ata'yi bir hayli düsündürdü. Ayrilirken yaverine kadinin ismini ve adresini not ettirdi.daha sonra biz sati kadini büyük millet meclisine giren ilk kadin milletvekili olarak görmekteyiz.
Alıntı Yaparak Cevapla
  #2  
Eski 02-08-2006, 12:07 AM
Catalyurek kullanıcısının avatarı
Arkasokaklı
 
Giriş: Jan 2006
Konum: Ebenin yanı!
Mesaj: 1.648
Catalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond repute
Babalık Duygusu...


Düğün, O'nun varlığı ile son sınırına ulaşan bir neşe içinde geçmişti. Ata, ayrılmak üzere ayağa kalkınca kendisini uğurlamak için halk iki sıra diziliverdi. Sevecen bakışlarını sağa sola yönelterek yavaş yavaş ilerlerken bir yerde durakladı, sonra durdu, elini yedi sekiz yaşlarında bir kız çocuğunun başına uzattı.
çocuğun arkasında yer alan ve anası ile babası olduğu belli olan çifte yavaşça seslendi: "Öpeyim mi?"

Herkesi derinden duygulandıran bu isteği ana babanın nasıl yerinde bir minnetle karşıladıkları kestirilebilir.

Atatürk, çocuğu iki eliyle kaldırdı, öptü ve bıraktı. Fakat sahne bununla kapanmış olmadı.

Uyanık ve duygulu çocuk: "Ben de öpeyim, ne olursunuz Atatürk, ben de sizi öpeyim." diye direndi.

Ata, belki de hiç ummadığı halde kendisine babalık mutluluğu tattıran bu içten davranışı, çocuğu bir daha yerden alarak yüzüne yaklaştırmakla karşıladı.

Bilmiyorum, halk bu dokunaklı sahneyi, gözleri yaşlı alkışlayarak kutlu kılarken, o çelik iradeli insanın da iki damla gözyaşını tutamadığını görebilmiş mi idi?


Mutlu Bir Dalgınlık...

Savaşın sıkışık zamanlarında orduda bozgun yaratabilecek davranışları komutanların hemen o anda kendİ elleriyle ölümle cezalandırmaları bir görenektir. Birinci Cihan Savaşında gerekli gereksiz bu yola sapan bir komutan dile düşmüştü.

Bir gün Atatürk'ün sofrasında bu konu ele alınmış tartışılıyordu. Kendisi bu çareye hiç bir zaman baş vurmadığını, bu yola sapanların çoğunlukla beceriksiz duygusuz kişiler olduğunu söyleyerek:

- Bir kez, az kalsın birini öldürüyordum, fakat umulmadık bir unutkanlık beni bu kara lekeden kurtarmış oldu diyerek olayı anlattı:

Kurtuluş savaşının başında, herkesin kendini sonsuz birer baş saydığı o günlerde bir tanıdığının, hiç bir hoşgörürlükle bağışlanamayacak ağır, çok ağır bir suç işlediğini haber almış. O denli üzülmüş ve öfkelenmiş ki ne olursa olsun, o herifin cezasını kendi eliyle vermek için önüne geçilmez bir hırsa kapılmış. Hemen arabasına binerek suçlunun kırdaki evine koşmuş. Yolda giderken de, pantolunun arka cebinde duran tabancasını, kolay olsun diye paltosunun cebine aktarmış.

Arabayı uzaktan görüp tanıyan adam konuğu buyur etmek üzere evin kapısını açarken Ata da bahçe kapısından içeri giriyormuş. Hemen o anda tabancasını çekmek için elini arka cebine atmış, cebi boş!

Tabancanın yerini değiştirmiş bulunduğunu hatırlayıncaya dek adam işi anlamış, hemen geri dönerek arka pencereden atlamış ve o semtin bağları içinde görünmez olmuş.

Ata onu adaletle karşı karşıya bırakmaktan başka bir şey yapamadığını anlattıktan sonra sözününü şöyle bitirmişti:

-İşte elimi kana bulamak gibi bir kara lekeden beni bu mutlu dalgınlık kurtarmıştı.


Mustafa Kemal ve General Toenshend

Birinci Dünya Savaşında Irak'ta İngilizlerle savaşıyorduk. Bir aralık ele geçirdikleri Kutülemara kalesini az sonra bizim ordu çevirmiş, epey uğraştıktan sonra düşürmüş, içindekileri de komutanları General Townshend ile birlikte tutsak etmişti. Komutan İstanbul'a getirilerek savaşın sonuna değin Heybeliada'da gözaltı edilmiş, bırakışma olunca da yurduna dönmüştü.

Anadolu'da Kurtuluş Savaşı başladıktan sonra General Townshend'in güney kıyılarımızdaki limanlardan birine geldiği ve Mustafa Kemal ile görüşmek istediği bildiriliyor. Ata onu Konya'da kabul ediyor, ama ikisi karşılaşınca general şaşkın şaşkın duraklıyor ve şöyle bir konuşmaya yol açıyor:

- Affedersiniz, görüyorum ki işin içinde isim benzerliğinden doğan bir yanlışlık var, ben sizi başka bir Kemal sanmıştım.

- Nasıl bir Kemal?

- Kütülemara'da ordumla birlikte çevrilmişken karşı tarafta Kemal adlı çok centilmen bir komutan vardı. Onunla hasım olmakla birlikte aynı zamanda çok da dost olmuştuk. Bu işin başına onm sandım da...

- Onunla dost olduğunuz gibi benimle de olabilirsiniz. Buyurun, oturun.

General oturur. İki asker, iki insan birbirini anlamakta gecikmezler. Biri karşısındakinin nasıl kutsal bir dava peşinde olduğunu, öbürü de ötekinin hala hasım durumunda olan bir devletin generali olmakla birlikte ne denli insanca düşündüğünü görür.

General hayran kaldığı yeni dostuna birkaç gün konuk olduktan sonra ayrılmak için izin isteyince Paşa şöyle bir öneride bulunur:

- Ben Ankara'ya döneceğim, Orada, içlerinde sizin doğrudan doğruya kendi dilinizle konuşabileceğiniz kimseler de bulunan arkadaşlarım var. İster misiniz birlikte gidelim? Onlarla da tanışmış olursunuz.

Ankara'ya dönüyorlar. General orada yeni tanıdıklar ediniyor. Yurduna dönrnek üzere vedalaşırken Paşa ona soruyor:

- Arkadaşlarımı nasıl buldunuz?

- Çok centilmen insanlar, ancak korkarım ki içlerinde sizi benim anladığım ölçüde henüz anlamamış olanlar vardır.

Paşanın karşılığı şu olmuş:

- Bunu biliyordum; fakat bu halin size de sezdirilecek bir derece de olduğunu şimdi anlamış oluyorum.


Sakarya Savaşından Dönüş...

Sakarya Meydan Savaşı Türk silahlarının utkusu ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönüyormuş. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başbuğuna törenli bir karşılama düzenlemişler. Ankara garından başlayarak şehire doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, Gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına takılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmış.

Meclis binasının önüne gelinmiş, Gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: "Cemaat" halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun "yüksek maneviyatnın yardımıyle" kazanılan bu büyük utku için orada dua edilecek, sonra Meclis' e dönülerek nutuklar okunacak.

Gazi:

- Öyle şeyolmaz, yurt toprağını karış karış kanını
akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! deyip doğruca Meclis binasına sapmış.
Ata bu olayı anlatırken sözüne şunu da kattı idi:

- Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz bir davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı" olamayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.


Bagimsizlik Davasi

Birgün Müslüman memleketlerinden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine:

-"Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu.

Olabilecek şey değildi ama insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal:

-"Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu.

Adamcağız yüzüne bakakaldı.

-"Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonumuzun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..."

-"Benimle olmaz beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne vakit halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o zaman gelip beni
ararsınız."
Alıntı Yaparak Cevapla
  #3  
Eski 02-08-2006, 12:14 AM
Catalyurek kullanıcısının avatarı
Arkasokaklı
 
Giriş: Jan 2006
Konum: Ebenin yanı!
Mesaj: 1.648
Catalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond repute
Gaziye Peynir Getiren Teyze

Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.



- Merhaba nine

Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;

- Merhaba dedi.
- Nereden gelip nereye gidiyorsun?

Kadın şöyle bir duralayıp,

- Neden sordun ki, dedi. Buraların sahabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?

Paşa gülümsedi.

- Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?

Kadın başını salladı.

- Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
- Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
- Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da....Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
- Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?

Kadının birden yüzü sertleşti.

- Tövbe de bey tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki...O bizim vatanımızı kurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek,
- Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır...Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor.

Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı;

- Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.

Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;


"Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."


Atatürk'ten Hatıralar

Gazi Mustafa Kemal, bu işler için muhakkak ki, hukuk kitapları okumuştur. Fakat onların hiçbirisini, aynen uygulama alanına koymamıştır.
Hatta bir gün kendi anlattığından işittiğime göre, meşhur bir Türk hukukçusu, kendisine: "Bu uyguladığınız esaslar hiçbir hukuk kitabında yoktur" diyor.

Mustafa Kemal'in cevabı şudur:

- Uygulanıp denenişler, kural ve prensip haline gelirler. Ben yapayım, siz kitaba yazarsınız.


Prof. Dr. Afet İNAN
- 0 -

Bir akşam uzun süre didişen, uğraşan iki erden birinin yüzünü sildiği mendil gözüne ilişmişti. Bu işlemeli ve göz alıcı yağlığı isteyerek ere sordu:
- "Bunu nereden aldın?"
Bu ansızın sorulan soru karşısında şaşıran kahraman Türk çocuğu, sıkılarak karşılık verdi:
- "Yavuklum gönderdi, Atatürk!"
Büyük kayıplar karşısında bile ağladığı görülmeyen, acı duyguları içinde gizleyen Büyük Şef, bilmem neden, o anda sarsılmıştı; dolan mavi gözlerinden iri damlalı yaşlar dökülüyordu. Er'in demin yüzünden akan terleri sildiği bu mendille o da göz yaşlarını silmişti.


Prof. Naim Hazım ONAT
- 0 -

1923'te Konya'da verdikleri demeci, ayrılacakları gece, basına verilmek üzere tekrar okutturuyorlar. Muhtar Bey (Şakacı bir adam olan İngiliz Muhtar) kadehini kaldırıyor:

- Yaşasın Başkomutan!

- Niye Mustafa Kemal demiyorsun da Başkomutan diyorsun?

Muhtar Bey üstü kapalı bir davranışla:
- Hele, diyor ne olur ne olmaz, daha uzun süre şu Başkomutanlık üzerinizde kalsın!

Şakalaşıp duran Gazi kartallaşıveriyor:
- Vay, sen beni Başkomutanlıktan mı kuvvet alır zannediyorsun? (Sesini tabiîleştirerek) Dinle bak öyle ise, sana bir hatıra anlatayım: Hani ben Erzurum'da ordu müfettişliği nişanlarını yakamdan atarak, "ferdî millet" kalmıştım ya? O zamana kadar emirlerimi dinleyen komutan (ismini söyleyecekti, söylemedi) ondan sonra verdiğim emirleri dinlememeye başlamasın mı? Makamına gittim:

- Paşa, paşa dedim, size o emirleri bu yakadaki yıldızlar vermiyor, Mustafa Kemal veriyordu, o yine karşınızdadır, yazınız!
Yazdı, emir gideceği yere gitti. Fakat çıktıktan sonra aklıma gelmişti. Ya komutan düğmeye basıp da, "Posta, bunu dışarı çıkarınız!" deseydi. Sesi yine heybetleşerek:

- Fakat diyemezdi, Muhtar, karşısında Mustafa Kemal var, diyemezdi!

Muhtar Bey kadehini kaldırarak yürekten bağırıyor:
- Yaşasın Mustafa Kemal!


İsmail Habip SEVÜK
Kaynak: İsmail Habip Sevük - Atatürk İçin


- 0 -

Doktor Asım:
- Atatürk'ü istasyonda gördüm, dedi. Doktor olarak durumunu beğenmedim. Arkadaşları da burnunun kanadığını söylediler. Ben kanamanın burnundan olduğunu sanmıyorum; görünen duruma göre, bir karaciğer kanaması olması akla daha yakın. Eğer böyle ise, durum vahimdir, dedi. Dünya başıma yıkıldı sandım. Geceyi güç geçirdim. Sabahleyin erkenden Çankaya'ya gittim.

Odaya girince bana gülümseyerek baktı ve:

- Hayrolsun, ne var? diye sordu.

- Hastalığınızı merak ediyorum, dedim. Yorulmanızdan endişe ediyorum.. Bana iki yabancı uzman tavsiye ettiler. Çok yetkili kimselermiş. Eğer izin verirseniz, kendilerini Türkiye'ye davet etmek ve sizi görmelerini sağlamak istiyorum. Bunu ricaya gelmiştim.

Kaşlarını hafifçe çattı. Biraz düşündü. Böyle bir davetin politik tesirlerini hesapladığı belli idi:

- Ortalıkta, Hatay meselesi var. Hastalığım dışarıda duyulursa iyi olmaz... Bu noktayı değerlendirmek lazım dır. Sen Neşet Ömer'le konuş. Burada zaten Tıp Kongresi yapılıyor. Gelip bir muayene etsinler. Bakalım onlar ne diyecek? Sonra düşünürüz, dedi.


İsmet BOZDAĞ
- 0 -

Mustafa Kemal, Arıburnu Kumandanı'dır. İngilizler Anafartalar'a çıkmışlardı. Durum buhranlı ve çok tehlikeliydi. Mustafa Kemal, Başkumandan Yardımcısı Enver Paşa'ya doğrudan doğruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden bir cevap alamıyor. O sırada karargâhı Yalova'da bulunan Liman von Sanders Paşa, telefonla Mustafa Kemal'i arıyor. Konuşmaya yardımcı olan Genelkurmay Başkanı Kâzım Bey'dir. Liman von Sanders'in sorduğu soru şudur:

- Durumu nasıl görüyorsunuz, nasıl bir çare tasarlıyorsunuz?

- Durumu nasıl gördüğümüzü çoktan size iletmiştim. Çareye gelince; Bu dakikaya kadar çok müsait çareler vardı. Fakat bu dakikada bir tek çare kalmıştır...

Liman von Sanders soruyor:
- O çare nedir?

Cevap kesindir:
- Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrime verin Çare budur!...

Cevap alaylıdır:
- Çok gelmez mi?

- Az gelir!...

Ve telefon kapanıyor. Pek kısa bir süre sonra olaylar, Liman von Sanders Paşa'yı, kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal'in emri altına vermeye mecbur etmiştir.


Niyazi Ahmet BANOĞLU
- 0 -

İnönü İtalya'ya resmi bir ziyaret yapacağı vakit, Atatürk:
- Sen Türkiye'nin Başvekili'sin. Mussolini de resmen İtalya'nın Başvekili'dir. Arada hiçbir fark tanımayacaksınız, demişti.

Yolda idik. İlk verilen programda Mussolini istasyona gelmiyordu. İnönü Roma'da yerleşince karşılıklı ziyaretler yapılacaktı. Türk Heyeti eğer program değişmezse yarı yoldan memlekete dönüleceğini İtalyan protokolcularına haber verdi. Trende bir telaştır gitti. Roma'ya vardığımız zaman İtalyan Başvekili Mussolini, sırtında jaketayı ve başında silindir şapkası ile Türkiye Başvekili'ni bekliyordu.


Falih Rıfkı ATAY
Ata'nın zevke, sefaya ve içki sofralarına meraklı olduğunu iddia edip, O'nu "kafir" ilan edenlere direkt olarak Ata'dan cevap niteliği taşıyan bir anı;


- - - - -

Yazar ve gazeteci Falih Rıfkı Atay Atatürk'le ilgili bir anısını anlatıyor:

"Coşkun ve cümbüşlü bir geceden sonra, Çankaya'daki evine gitmiştim. Kendisine dedim ki:
- Şimdiye kadar sizin için ecnebi dillerde yalnız frenkler yazdılar. Biz yanınızdayız. Sizi onlardan daha iyi tanıyoruz. Müsaade eder misiniz, Yakup Kadri ile ben hayatınız ve eserleriniz hakkında bir kitap hazırlasak?
Bilardo istekasını bırakarak yüzüme baktı:
- Dün geceyi yazacak mısınız?
- Canım efendim, bu kadar hususiyetlere girmeye ne lüzum var?
- Ama bunlar yazılmazsa ben anlaşılamam ki..."

1933 yılında Ankara Erkek Lisesi'nde sınava giren çocuklardan biri sorulan bir soruya şöyle karşılık vermişti:
- Fransa ile olan geleneksel dostluğumuz...

Atatürk, derhal sözü keserek sormuştu:
- Hangi geleneksel dostluk, bu da nereden çıktı, kim söyledi bunu?

O zaman coğrafya öğretmeni ayağa kalkarak 'Ben söyledim Paşam' diye onun hiddetini azaltmaya çalışmıştı. Bana dönüp 'Sen söyle tarih hocası' deyince, hemen ayağa kalkarak cevap vermiştim.
- Paşam, ortada bir geleneksel dostluk yoktur. Yalnız ortak hareketlere Fransız yazarları geleneksel dostluk niteliğini vermişlerdir. Örneğin Kırım Savaşı'nda olduğu gibi...

- Aferin, bu gerçekten böyledir. Acınarak söylüyorum Türk'ün geleneksel dostu yoktur. Çıkarlar ortak olunca Avrupalılar buna hemen 'geleneksel dostluk' ismini vermişlerdir, demişti.

Kemal ARIBURNU
- 0 -

Atatürk'e hakaretten sanık bir köylü hakkında takibat yapılıyordu. Durumu Atatürk'e arz ettiler,
- Mahkemeye veriyoruz, dediler, size küfür etmiş.

Atatürk sordu:
- Ben ne yapmışım ona?

Evrakı tetkik edenler açıkladılar:
- Gazete kâğıdı ile sardığı sigarayı yakarken kâğıt tutuşmuş ta ondan.

Atatürk'e bunu söyleyen bir milletvekilidir. Atatürk sormuş,
- Siz hiç gazete kâğıdı ile sigara içtiniz mi?

- Hayır...

- Ben Trablus'tayken içmiştim, bilirim. Pek berbat şey. Köylü bana az küfretmiş. Siz bunun için onu mahkemeye vereceğinize, ona insan gibi sigara içmeyi sağlayınız!.

Hilmi YÜCEBAŞ
- 0 -

İzmir Zaferi'nden sonra trenle Ankara'ya dönmüştü. Vali daha önceki istasyonlardan birinde kendisini karşılamaya gitti,
- Nerededir? diye sordu.
- Daha giyinmedi... dediler.

Vali Atatürk'ün ahbabı idi. Biraz teklifsizliğe vurarak kompartıman kapısına kadar gitti,
- Büsbütün çıplak değilsiniz ya efendim... dedi.
-
Hayır ceketsizim. İçeri girdi, Atatürk,
- Uyuyamadım, dedi, battaniye yastık koymamışlar. Koluma dayandım, ağrıdı. Ceketimi yastık yapayım dedim, üşüdüm. Uyuyamadım, kalktım.

- Peki ama efendim niçin haber vermediniz? Gülümseyerek cevap verdi,

- Hepsi de benim kadar uykusuzdurlar. Rahatsız etmek istemedim.

Falih Rıfkı ATAY
- 0 -

Kolağası Mustafa Kemal, bu akşam mahzundu. Selanik'te Beyazkule bahçesinde başbaşa oturuyorduk. Saatlerce konuştuk, nerede ise gün ağaracaktı. O gece ay Olimpos dağlarının arkasında kaybolurken, Mustafa Kemal içini çekerek:
- Ah Selanik, dedi. Seni bir daha Türk olarak görecek miyim?

Baktım, ağlıyordu. O altın sarı saçlarını okşadım. Teselli etmeye çalıştım. Ben, Mustafa Kemal'in müşterek hayatımız boyunca bu derece duygulandığını görmedim.

Ali Fuat CEBESOY
Kaynak: Ali Fuat Cebesoy - Sınıf Arkadaşım Atatürk


Öncelikle hepinize teşekkür ederim.
Bir anıda benden:

8 temmuz 1919 gübü sabaha karşı... Erzurum Kongresi bitmiş Sivas Kongresinin hazırlıkları ile uğraşılıyor. Yurdun kurtarılması için hemen hemen hiç umut yok. Yalnız O ve birkaç arkadaşı herkesi zafere inandırmaya çalışıyor. Ama buna inananlar çok az. Atatürk, yakın arkadaşı Mazhar Müfit(Kansu) Bey'e yaz diyor. Bundan sonrasını Mazhar Müfit Beyden dinleyelim:

''-Zaferden sonra hükümet şekli cumhuriyet olacaktır. Bunu size daha önce de bir sorunuz dolayısıyla söylemiştim. Bu bir.

İki: Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gerekli işlem yapılacaktır.

Üç: Tesettür kalkacaktır.

Dört: Fes kalkacak uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.

Bu anda kalem elimden düştü. Yüzüne baktım. O da benim yüzüme baktı. Bu, gözlerin bir takılışta birbirine çok şey anlatan konuşmasıydı. Paşa ile zaman zaman senli benli konuşmaktan çekinmezdim.

-Neden durakladın?

Deyince

-Darılma ama Paşam, sizinde hayalci yanlarınız var.

Dedim. Gülerek:

-Bunu zaman belirtir sen yaz...

Dedi. Yazmaya devam ettim:

-Beş. Latin harfleri kabul edilecek.

-Paşam yeter, yeter.

Dedim ve biraz da hayal ile uğraşmaktan bıkmış bir insan edası ile :

-Cumhuriyet ilanını başaralım da, üst yanı yeter.

Diyerek defterimi kapattım...''

İşte Atatürk'e ''Tek Adam'' denilmesinin sebeplerinden biri daha... En yakın dostları dahi ileride gerçekleşecek bu devrimlere hayal gözüyle bakıyordu. Atatürk'ün başarıdan her zaman emin, tam gerçekçi bir hesap adamı olması, neyin ne biçimde ve hangi anda yapılacağını çok önceden bilmesi Büyük Türk Devriminin başarılı olmasının en büyük etkenlerinden birisidir
.


Alıntı Yaparak Cevapla
  #4  
Eski 02-08-2006, 12:35 AM
Catalyurek kullanıcısının avatarı
Arkasokaklı
 
Giriş: Jan 2006
Konum: Ebenin yanı!
Mesaj: 1.648
Catalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond repute
İhanet Hep Vardı....

Ata' mızın dönemin dışişleri bakanının yaptığı anlaşmalar üzerine gösterdiği tepkiyi ve bu vatanı ne kadar sevdiğini anlatacak güzel bir yazı....

GIRTLAĞINI sıkarak Sevr’i Osmanlı’ya imzalatan işgalci devletler, Kemalciler’in başkaldırısı nedeniyle bu
anlaşmanın yürümeyeceğini anladılar.

Bunun üzerine 1920 yılında Londra’da alelacele topladıkları konferansa Ankara hükümetinin temsilcilerini de çağırdılar.

Konferansa, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Kunduk’un başkanlığında bir kurul gönderildi.

Bekir Sami görüşmeler sırasında İngiliz, Fransız ve İtalyanlarla kurul üyelerinden habersiz, kabul edilemeyecek koşullar içeren anlaşmalar imzaladı.

Olay Ankara’da büyük bir infialle karşılandı. Meclis ayaktaydı. Bekir Sami Ankara’ya döner dönmez Mustafa Kemal tarafından çağrıldı.

Dışişleri Bakanı, Mustafa Kemal’in istasyondaki lojmanına gitti ve kendisine anlaşmalarla ilgili geniş bilgi verdikten sonra şunları söyledi:

‘...Paşa hazretleri, bu savaşı sürdürürsek, bir gün mutlaka felakete uğrayacağız. Çok feci durumlara
düşeceğiz. Esir ve zelil olacağız. Bunun için bir an önce barış yapmalıyız. Bu anlaşmalarla barış yolunu açtığımı
sanıyorum. Eğer reddedilirse, hepimiz, tarih ve millet önünde sorumlu oluruz.’

Bekir Sami’yi hiç müdahale etmeden dinleyen Mustafa
Kemal ‘Bitti mi?’ diye sordu, sonra sigarasını bastıra bastıra söndürdü:

‘...Bin zorlukla topladığımız Meclis uygar dünyadan çok basit bir şey istedi: Hür ve bağımsız yaşamak. Doğru mu?’

‘Doğru.’

‘Ben askerim. Savaşın ne olduğunu hepinizden daha iyi bilirim. Zorunlu değilse savaş cinayettir. Ben de elbette
barıştan yanayım. Çünkü yüzlerce yıllık yaralarımızı ancak barışta sarabiliriz. Ama galip devletler, hür ve bağımsız yaşama hakkımızı kabul etmiyorlar.’

Ayağa kalktı ‘Geliniz’ dedi, pencereye yürüdü ve perdeyi yırtar gibi açtı. ‘Lütfen bakınız! Bu tren az önce
Eskişehir’den geldi. Vatanına kan borcunu ödeyen gazileri getirdi. Biraz sonra da şimdi yaralı arkadaşlarını
taşıyan şu gencecik askerleri alıp cepheye götürecek. Bu insafsız ve vahşi savaşı, kendi vatanında garip
dolaşan bu mazlum millet mi başlattı beyefendi?’

‘Hayır efendim.’

‘... Üzerine kinle, entrikayla, ateşle gelen dış düşmanlara ve içerdeki hainlere ve gafillere karşı namusunu ve
vatanını savunmaktan başka ne yapıyor? Biz bu zavallı milletin maddi ve manevi haklarını, sırf lütuflarını kazanmak için yabancılara nasıl bağışlayabiliriz? Asıl
o zaman tarih ve millet önünde sorumlu olmaz mıyız? Kendimizi kurtarmak için geleceklerini satarsak bu insanlar ilerde hepimizi lanetle anmazlar mı?’

O sırada bir asker, kucağında küçük bir çocukla vagondan aşağı atladı. Bekir Sami çocuk sandığı bu
insanın iki bacağı kökünden kesilmiş genç bir subay olduğunu fark etti. Gözlerinin dolmasına engel olamadı.

Mustafa Kemal son sözlerini üstüne basa basa söyledi:

‘... İmzaladığınız anlaşmaları, Misak-ı Milli’ye aykırı oldukları için reddetmesi tavsiyesiyle hükümete götüreceğim. Kişisel dostluğumuz elbette sürecektir. Ama hükümette arkadaşlık etmemize artık imkán
kalmadığını sizin de teslim edeceğinizi sanıyorum.’

Bekir Sami, Mustafa Kemal Paşa’nın bu kesin tepkisi karşısında çıplak kalmış gibi titredi ve bitmiş, tükenmiş bir halde odayı terk etti.

Tufan TÜRENÇ


**********************************

Yıl : 1933...Aylardan şubat!
Günlerden Perşembe...
Bursa Ortaokulu’nda öğrenciyim.
Öğle yemekleri için bir buçuk saatlik bir paydos var; ben bu zaman içinde , okuldan, babamın dükkânına bir koşu gidiyor, karnımı doyurup geliyorum.
O gün hava soğuktu, mevsim kıştı ama sıcak bir güneş vardı. Bir okul çocuğu için bulunmaz bir gün!..
Hükümet meydanına geldim. Karmakarışık bir kalabalık. Valilik binası önünde bekleşiyor. İçlerinde babamın çarşı arkadaşları, cami kardeşlikleri var.
İşte Saatçi Sururi Efendi. Dükkân bitişiği komşumuz.
İşte Ayakkabıcı Ahmet Usta.
Köfteci Hakkı, Şekerci Çopur İsmail..vb
Aralarında babam yok, bunca konu komşu, bir olup Valiye neden gelmişler; dertleri ne?.. Meraktan çatlayacağım!.. Sururi Efendi’ye sokuldum :
- Saatçi Amca (öyle derdik kendisine) ne oluyor?..
Beni yanında görünce, kaşları çatıldı :
- Sen burada ne arıyorsun ?..Hemen uzaklaş!
Merakım büsbütün arttı :
- Ne oluyor Saatçi Amca?.. Vali Bey’i niye bekliyorsunuz?..
- Şimdi tokadı çatlatacağım..Sen dediğimi yap, büyüklerin işine karışma..Baban şimdi seni bekliyordur!
- Peki, deyip yanından uzaklaşrım ama, merak sarmış bir kere..Öbeğin az ilerisinde, ellerini göbeğine bitiştirmiş,asık suratla duran Ahmet Usta’ya yanaştım :
- Ahmet Usta Amca, ne oluyor?..
Beni görmesiyle tepesi attı :
- Senin burada işin ne?..Doğru babanın yanına marş marş!..
Dedi, dedi ama,Vilayet kapısından çıkan süngülü jandarmalar kalabalığı kuşatmıştı bile..Hepimizi Vali Konağı’na sokuyorlardı! Benim aklım başıma gelmesine gelmişti ama, iş işten de geçmişti. Beni de mahzene tıktılar!
Bereket versin bir Jandarma Teğmen’i mahzene indi, benim kalabalığa karışıp yanlışlıkla içeriye alındığımı fark etti de, canımı babamın dükkânına attım!

Meğer!..
Babam anlattı: Evkaf Müdürü’nün kâtibi, Ulucami müezzinine çıtlatmış: “Bu sabah Ankara’dan bir telgraf geldi; bundan böyle minarede ezan,camide kamet Türkçe yapılacak!” demiş..Müezzin öğle namazında kamete kalktığı zaman,”Ey cemaat!..Dinleyeceğiniz kamet, son kamettir!..Bundan sonra ezan da, kamet de Türkçe yağpılacak” deyince cemaat dalgalanmış..Her kafadan bir ses çıkmaya başlamış..İmam, güçlükle namazı kıldıracak ortamı sağlayabilmiş..
Namazdan sonra, cemaatin bir bölümü işin aslını öğrenmeye karar vermişler. Önce Vakıflar Müdürü’nü görüp konuşmuşlar; O,”Emir kuluyum, benim yapacak bir şeyim yok” deyince, Vali ile görüşmeye karar vermişler. İşte, işin aslı esası bu!..
Ama bütün bunlar olurken, Belediye Başkanı Muhittin Bey(Paşa Çiftliği’nin sahibi), İzmir’de incelemeler yapan Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya bir telgraf çekmiş :” Burada irtica hortladı.Ulucami cemaati Vilayete yürüyorlar! Kurtarıcımıza durumu duyuyorum.” Belediye Başkanı : Muhittin.

Gazi, telgrafı İzmir’de aldığı zaman, Vilayet, Komutanlık,Belediye,Parti Merkezi gibi protokol merkezlerini ziyaret ediyordu. Öğleden sonra da Eskişehir’e gidecek, Şeker Fabrikasının temelini atacaktı. Programını bozmadı. Telefonla Bursa’dan ve Ankara’dan bilgi aldı ve ertesi günü Mustafa Kemal Paşa,Bornova’da açılan Ziraat Okulu’nu gezdi, öğrencileri ve öğretmenleri ile görüştü. İzmir’deki Milli Kütüphaneyi de ziyaret ettikten sonra yola çıktı. 5 Şubat sabahı Bursa’da idi.
Vali, Gazi’yi, Vilayet sınırında karşıladı ve olup biteni anlattı. Ulucami çevresinde esnaflık yapan kişilerdi. Müezzin , bir boşboğazlık edip bundan böyle ezan ve kametlerin Türkçe yapılacağını anons edince, dini bir hassasiyet olmuş; önayak olanlar, zaten zabıtanın göz ucu ile izlediği kimselermiş.. Yakalanmışlar... Mahkemeye verileceklermiş!..
Gazi Paşa, Vali’yi sessizce dinlemiş ama, avurtları oynamaya başlamış :
- Siz buna küçük bir şey, bir zabıta mı diyorsunuz?.. Düpedüz irticanın ayaklanması bu!.. Sizi ne için görmeye geliyorlar; hükümet kararını değiştirmenize önayak olmanızı sağlamak için..Kararı değiştirmeye sizin yetkiniz olmadığını biliyorlar; siz önayak olacaksınız da hükümet bu işleri vazgeçecek!..Dikkat ediyor musunuz Vali Bey!..Sizi kullanabileceklerini umuyorlar. Onun için gelmişler bir cemmigafir Vilayete dayanmışlar. Siz buna “halkın rica başvurusu” mu diyorsunuz?

Vali, Fatih Güvendiren’di. Tasavvuf üstünde geniş bilgisi ile tanınırdı. Herhalde koltuğunun kaydığını hemen fark etmiştir!
Gazi, kendisine telgraf çeken Belediye Başkanı’nı, Partiyi, Tümen Komutanlığı’nı ziyaret etti. Vilayet makamına uğramadan, Çekirge yolu üstündeki Köşküne geçti. O gün çıkan Cumhuriyet gazetesinde “Yusuf Ziya” imzalı bir yazıda şöyle deniyordu :

“Yirmi iki gündür, adımlarının izleri ile yurdu bir altın haleye saran Gazi, Afyon tepelerini aydınlatırken, Bursa ovasına küçük bir irtica gölgesi düştü. Bir anda O’nun, bir tepeden bir ovaya karanlıkları yırtan bir yıldırım hızı ile düştüğünü gördük.”


Gazi ve İki Bakan Bursa’da


Gazi Paşa’nın Bursa’ya geldiği gün, Ankara’dan İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ile Adalet Bakanı Yusuf Kemal Tengirşek erişmişler, gereken tahkikatı bizzat yürütmüşlerdir.
Olay, belli idi ama, olayın oluşumu, gelişimi ; bu oluşum ve gelişimde hoşgörüsü, görev ihmali olanlar araştırılıyordu. Şükrü Kaya ve Yusuf Kemal Tengirşek Beyler, yalnız Vali ile değil, halkla da görüştüler, bilgi aldılar ve sonunda görevinde savsakladığı anlaşılan Bursa Savcısı Sakıp, Bursa Sulh Ceza Hakimi Hasan, Bursa Müftüsü Nurettin Efendi’ye işten el çektiler. Daha sonra bu kimseler, sanık olarak da Çorlu’da açılan davaya katılmışlardır.
Cumhurbaşkanı ve Bakanlar onuruna Belediye Salonunda – yıldırım hızı ile - bir balo düzenlendi. İnsanların, canlarını işlerine koydukları zaman neler başarabileceğine bu balo güzel örnektir. Böyle bir balo için neler düşünülmesi ve yapılması gerektiğini bir gözünüzün önüne getirin : Bütün bunlar, birkaç saat içinde adeta yoktan var edercesine bittamam oluşmuş!.. Gazi ve Bakanlar baloya geldikleri zaman, salonda yapılacak protokol konuşmaları bile daktilo edilip ceplere yerleşmişti!..
Gazi, bir konuşma yaptı :

“Olay sade bir zabıta olayıdır, hiç de önemli değil.. Ama, taşıdığı hedef, kavradığı anlam önemlidir. Biz, Türkiye’nin ölümsüz temellerini atmaya çalışıyoruz; onlar bizi,bundan alıkoymaya çalışıyorlar. Önemli olan, üç – beş kişinin alıştıkları hayatın,alıştıkları biçimde sürmesini sağlamak için Valiye başvurmaları değildir; önemli olan bu hareket karşısında Savcının duraksaması; Müftünün, bunları önleyecek yerde akıl öğretmesidir. Burada, masumiyetin arkasına sinmiş bir amaç var!..”

Gazi’nin bu mealde yaptığı konuşmaya CHP Bursa İl Başkanı Avukat Hulusi Köymen cevap verdi.
Yine kendisinden aldığımız meale göre :

“Bursa halkı, inkılapçıdır!..
Bursa halkı, ruhunda Cumhuriyeti taşıyan bir halktır!..
Bursa halkı, Türkiye Cumhuriyeti’nin yoktan nasıl var olduğunu gözleri ile görmüş ve onu korumaya yemin etmiş bir halktır!
Üç- beş softanın Arapça ezan sevdasına yakalanmış olmasını Bursa halkı, bütün geleceklerde uyanıklığın meşalesi oalrak hatırlayacaktır. Her yanlışın arkasında bir doğru vardır. Nasıl ki, tükenmiş Osmanlı Devleti’nin arkasında Türkiye Cumhuriyeti var ise!.. Biz, yanlışlarımızı doğruya çevirecek güçteyiz. Gazi Paşamız, önderimiz, kurtarıcımız, geleceğimiz!.. Siz bizi mutlu geleceğe götürüyorsunuz, biz de bunun idrakindeyiz Gazi Paşam!”

Gazi, Özel Kalemi Hsan Rıza Soyak’ın kulağına bir şeyler söyledi ve Hulusi Köymen’e gülümseyerek baktı.


Atatürk Köşkünde


Az sonra Şükrü Kaya ile birlilte Belediyeden ayrıldılar ve Çekirge yolunda Atatürk Köşkü’ne gidildi.
Burada da sofra hazırlanmıştı.
Gazi, Şükrü Kaya,Tümen Komutanı,Belediye Başkanı,Hasan Rıza Soyak,Atatürk’ün Milli Mücadele günlerinin arkadaşlarından bazıları, Murat Arıburnu, Rüştü Akyürek, Necip Kartalkaya ve kimlikleri hatırlanmayan iki kişi vardı.
Necip Katalkaya, Milli Mücadele Albaylarındandı. Atatürk’le tanışıyordu. Biraz da çakır keyif olduğu için konuştu :

“Bizim çocuklar, sıkı devrimcidirler. Cumhuriyeti Zatı Devletlerinizin gençliğe emanet ettiğinizi çok iyi bilirler. Birkaç softa bozuntusunu oracıkta sustururlardı. Ama, medeni davranmak istemişler; bu memleketin polisi var, adliyesi var, hukuku var, kanunları var, onların görevlerine müdahale etmeyelim demişlerdir!”

İşte o zaman Gazi Mustafa Kemal Paşa parladı :


Türk Genci Nasıl Olmalı?


“Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten fazla inanmıştır. Rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük kıpırtı ve hareket duydu mu; ‘Bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, adliyesi vardır..’ demeyecektir. Hemen müdahale edecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla..

Nesi varsa onunla eserini koruyacaktır.
Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, ‘Polis, henüz inkılap Cumhuriyetin polisi değildir’ diye düşünecek, fakat asa yılmayacaktır. Mahkeme, onu, mahkum edecektir. Yine düşünecek: ‘Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek gerekli.’

Onu, hapse atacaklar! Kanun yolunda itirazlarını yapmakla beraber, bana, İsmet Paşa’ya, Meclis’e telgrafları yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışılmasını istemeyecek..
Diyecek ki: ‘Ben, kendi kanaatimin gereğini yaptım. Müdahale hareketinde haklıyım. Ğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim görevimdir!’
İşte, benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği..”

M.Kemal Atatürk
Şubat 1933


(İsmet Bozdağ,Kültür İhtilalimiz Bilinmeden Politika Yapılamaz,Tekin Yayınevi,s.227 ve devamı)


ATATÜRK'ÜN ZAFERDEN SONRA ANKARA'YA GELİŞİ


Büyük Taarruz başarılmış ve düşman denize dökülmüştü. Ülkenin her yerinde bu bayram kutlanıyordu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynanıyordu. Her evde, her ocak başında bu konuşuluyor; herkes birbirine sarılıp bunu kutluyordu. Ben, bu son muharebede yaralanmış, Ankara'ya gönderilmiştim. Ankara'da Numune Hastanesi'nde yatıyordum. Bizler bu olayları gazetelerden ve gelen hasta bakıcılardan öğreniyorduk. Bir Ekim günü Ata'nın Ankara'ya döneceği haberi hastanede yıldırım gibi duyuldu. Bu haber bütün hastalara bir hayat iksiri gibi tesir etmiş ve herkes iyileşmişti. Hepimiz Ata'yı karşılamaya gitmek istiyorduk. Fakat hastanedeki doktor ve bakıcılar tabii ki buna izin vermek istemiyorlardı. Biz birkaç gazi asker ve subay arkadaşla beraber istasyona gizlice gitmeye karar verdik. O gün sabahleyin kendimize çeki düzen vererek; yarı sivil, yarı asker, yarı hastane kıyafetiyle istasyona koştuk. İstasyona bir geldik ki, mahşeri bir kalabalık; bugün kü Gençlik Parkı ve Paraşüt Kulesi'nin olduğu yeri hınca hınç doldurmuştu. Yüzbinlerce kişi, kadını, erkeği, ihtiyarı genciyle civar köy, kasaba ve vilayetlerden; atlarla, arabalarla, kağnılarla, eşeklerle gelmişler, Ata'yı görmek için meydanları doldurmuşlardı.Adım atacak yer yoktu. Davullar çalınıyor, zeybekler oynuyor, halaylar çekiliyordu. Az sonra sesler kesildi. Herkes trenin istasyona girmekte olduğunu söyledi. Sonra da tren istayona girdi. "Yaşa var ol!" sesleri, davul-zurna seslerine karışıyordu. Atatürk trenden inmiş ve istasyondan Meclis'e kadar yürüyerek kumandanlarıyla beraber ilerliyordu. Kurbanlar kesiliyor herkes ve bizler gözyaşları ile bu sevince katılıyorduk. Ata'nın adımının önüne kundaktaki çocuğunu, "Sana bu evladım veya torunum da feda olsun" demek için koyan kadınlar, nineler gördüm. Bizler bu coşku içinde erlerle sarılıp ağlaşıyorduk. Atatürk, bir ilah gibi, bu coşkulu karşılama arasında hiçbir aşırı hareket göstermeden rüzgar gibi tak, tak, tak, tak diye askerce yürüyerek geçip, Meclis'e gitti. Bizler bu mutlu sonu bir muhteşem film gibi seyrederek ve gördüklerimizi birbirimize anlatarak hastaneye döndük. Hastaneye bir geldik ki, hastanede birkaç ağır hasta ve birkaç bakıcıdan başka hiç kimse kalmamış. Sargılarla, alçılı ayaklarla koltuk değnekleriyle herkes bizler gibi bu muhteşem merasimi görmeye koşmuştu.

Halil Nuri Yurdakul

__________________________________________________ _______________

YARIN CUMHURİYETİ İLÂN EDECEĞİZ


Seçim yeni yapılmış, meclis yeni kurulmuş, sonuç Mustafa Kemal'in beklentisine en yakın biçimde alınmıştı. 26 Ekim 1923 akşamı Gazi, kabineyi Çankaya Köşkü'nde toplantıya çağırdı. Bu toplantıda başvekil Fethi Okyar'ın istifası karara bağlandı. Ertesi sabah haber, gazete manşetlerinde yer alacaktı. 28 Ekim gecesi, Çankaya'daki akşam yemeğine Latife Hanım da katıldı. Son derece heyecanlıydı. İçi içine sığmıyordu. Çünki o akşam yemeğinin gündemini biliyordu. Sevgili Paşa'sı niyetlerini önce eşine heyecan ve içtenlikle anlatmıştı. Latife Hanım bu sebeple birkaç kez mutfağa inmiş, yemeklerin o akşam yaşanacak olayların şanına yaraşır olmasına özen göstermişti. Mustafa Kemal arkadaşlarına, yemekten sonra anayasanın bazı maddeleri üzerinde çalışacağını bildirmiş, yeni başkan adayı olduğu söylenen İsmet Paşa'yı da bu çalışmaya davet etmişti. İsmet Paşa bu daveti bekliyordu. Sofrada seçim heyecanı, seçim dedikoduları, yeni seçilenler, bu kez meclise giremeyenler hakkında konuşmalar sürüp giderken, Mustafa Kemal bıçağını eline aldı, doğruldu, derin bir nefes aldıktan sonra hafifçe tabağına vurarak: "Beyler!" dedi. O da heyecanlı, kaşları çatılmış, ama gözlerinde güleç bir ifade ile arkadaşlarına bakıyordu. Çıt çıkmıyordu şimdi yemek salonunda. "Beyler, yarın Cumhuriyeti ilân edeceğiz!" Tek tek herkesin yüzüne bakarak durumu kontrol ediyordu. Şimdi sofradakiler yıldırım çarpmış gibi kalakalmıştı. Neden sonra, beyinlerinde şok yaratan bu haberi alkışlamak birilerinin aklına geldi ve yemek odası bir anda sanki patladı. Mustafa Kemal uygun bir süre bekledikten sonra açıklamasını sürdürdü: "Türkiye Devleti'nin hükümet şekli Cumhuriyet'tir. Bunu Anayasa'mıza yarınki Meclis toplantısında koyduracağız. Hazırlıklarımızı birkez daha gözden geçirmemiz lâzım." Gerçekten de iki arkadaş bütün gece süren çalışmalarını sabah ezanları okunurken bitirebildiler. İsmet Paşa, Mustafa Kemal'in ısrarıyla Çankaya Köşkü'nde kaldı, birkaç saat uyudu.

Nezihe Araz


TÜRK ALFABESİ


Atatürk, milli tarih ve dilimizin asıl gerçeğine yol açabilmek için Güneş - Dil teorisine uzanan, dikkatleri çekebilme yolları denedi. Bu arada asıl gayesini açıklamadı. Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Sadri Maksudi Arsal, İbrahim Necmi Dilmen, Dr. Saim Dilemre ve Veled Çelebi İzbudak gibi konunun uzmanlarından şunu istedi: "Bana bir konuşulan Türkçe yapacaksınız ki, dünyanın neresinde olursa olsun bütün Türkler, temelde bu dili anlayabilecekler. Bugün, Türk Anavatanı, Rus işgali altındadır. Komünizm, her yolu denemekte olan bir asimilasyon ve jenosit tatbikatı içindedir. Birgün yıkılacaklardır; fakat o günü bekleyemeyiz. Çünki, Artlarında kalanlar dillerini kökten kaybetmişler ve biz onlara hep birlikte anlayabileceğimiz bir dili vermezsek boşluk doldurulamaz. Sizden bunu istiyorum." Evet Atatürk olmasaydı bizi benliğimize kavuşturan gerçek tarihimizden de, cehaleti yenmek yolunda başlıca dayancımız olan Türk Alfabesi'nden de sona kadar mahrum kalırdık. Dilimiz, Arap - Farsçası'nın yanında, salgın haline gelmesi, O'nun aramızdan ayrılmasından sonra başlayan, her dilde yabancı kelimelerin istilâsıyla eriyip giderdi.

Cemal Kutay

KADIN HAK ve HÜRRİYETLERİ


Şeriatın mesela Suudi Arabistan'da olduğu gibi doğrudan hakim olduğu ülkelerde kadının nasıl dışlandığı gözler önündedir. Bu arada mesela iki yüzyıla yakın İngiltere'nin egemenliğinde kalmış resmî dillerini arasında İngilizce'nin bulunması kadar batı hayatı ile ilgisi olmuş Pakistan'da, şeritaın dolaylı tatbik edildiği bu ülkede bir ümit halinde çıkardığı Benazir Butto'ya sadece ve yalnız kadın olduğu için reva görülenler gözler önündedir. İşte Atatürk'ün kendinden öncekilerden, çağdaşlarından ve hatta yarınkilerden farkı buradadır. Çağa karşı olmak yapıları gereği görünür görünmez mihraklara doğru teşhis koyabilmesi ve onların milletin vicdanında gerçek hüvviyetleri ile mühürlemesi... İsviçre Medenî Kanunu'nu alırken aile hukuku, siyasi haklar, vatan kaderi üzerine etkinliklerde istedikelrinin çoğunun başta İsviçre, birçok batılı ülkede olamdığını söyleyen, samimiyetine inandığı bir dostuna: "İyi ama bizdeki karşı kök, bin yaşını aşmış derinliklerde... Birkaç nesil sonrasına kadar tedbir almak gerek" demiştir. Atatürk çapındaki kişiler tesadüflerin ürünü değildir. Milletleri çilelerinin uğradığı haksızlıkların yarattıkları hava içinden, Ulusal yapılarının niteliğine göre çıkarlar. Osmanlı'nın asıl unsuru olan Türklük, 16. yy'nin ikinci yarısında duraksama ve 19. yy'nin başlangıcına kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o Osmanlı karmaşası içinde kendisi ödedi. Siz isterseniz Atatürk'ü Tanrı ihsanı sayınız, isterseniz çekilenlerin kefareti...

Cemal Kutay

KADIN HAK ve HÜRRİYETLERİ


Şeriatın mesela Suudi Arabistan'da olduğu gibi doğrudan hakim olduğu ülkelerde kadının nasıl dışlandığı gözler önündedir. Bu arada mesela iki yüzyıla yakın İngiltere'nin egemenliğinde kalmış resmî dillerini arasında İngilizce'nin bulunması kadar batı hayatı ile ilgisi olmuş Pakistan'da, şeritaın dolaylı tatbik edildiği bu ülkede bir ümit halinde çıkardığı Benazir Butto'ya sadece ve yalnız kadın olduğu için reva görülenler gözler önündedir. İşte Atatürk'ün kendinden öncekilerden, çağdaşlarından ve hatta yarınkilerden farkı buradadır. Çağa karşı olmak yapıları gereği görünür görünmez mihraklara doğru teşhis koyabilmesi ve onların milletin vicdanında gerçek hüvviyetleri ile mühürlemesi... İsviçre Medenî Kanunu'nu alırken aile hukuku, siyasi haklar, vatan kaderi üzerine etkinliklerde istediklerinin çoğunun başta İsviçre, birçok batılı ülkede olmadığını söyleyen, samimiyetine inandığı bir dostuna: "İyi ama bizdeki karşı kök, bin yaşını aşmış derinliklerde... Birkaç nesil sonrasına kadar tedbir almak gerek" demiştir. Atatürk çapındaki kişiler tesadüflerin ürünü değildir. Milletleri çilelerinin uğradığı haksızlıkların yarattıkları hava içinden, Ulusal yapılarının niteliğine göre çıkarlar. Osmanlı'nın asıl unsuru olan Türklük, 16. yy'nin ikinci yarısında duraksama ve 19. yy'nin başlangıcına kadar gerileme devrine girdi ve bunun bedelini o Osmanlı karmaşası içinde kendisi ödedi. Siz isterseniz Atatürk'ü Tanrı ihsanı sayınız, isterseniz çekilenlerin kefareti...

Cemal Kutay


ADAM OLMAK - (LAİKLİK)


İlk Mecliste bir gün laiklik konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu. Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla: "Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Afedersiniz ben bu laikliğin manasını anlamıyorum" diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oyurduğu yerden elini kürsüye vurarak: "Adam olmaktır Hocam, adam olmak!" diyerek Hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.

Kılıç Ali


YİNE YAK!


Atatürk, Florya'dan Çekmece'ye doğru bir yaya yürüyüşünde, bir ağaç altında dinlenen ihtiyar bir adama rastladı. Adam hürmetle ayağa kalktı, Ata'yı selamladı. Atatürk sordu: "Beni tanır mısın?" , "Tanımaz olurmuyum, Evimde resmin bile var!" Atatürk memnun olmuştu. Konuşmaya başladılar. İhtiyar: "Bir işine aklım ermedi" dedi. "Cumhuriyetçiliği, İnkılâpçılığı, Milliyetçiliği Halkçılığı hatta Devletçiliği anlıyorum ama, şu Laikliği pek kavrayamadım. Neden herşeyi birden bozdun?" Ata: "Bunu sana bir hikaye ile anlatayım" dedi. Amr-İbnl-As, Mısır'ı fethettiği zaman, Halife Ömer'e bir mektup yazmış: "Burada birçok kütüphaneler, içlerinde de birçok kitaplar var. Bunları yakayım mı, yoksa bırakayım mı?.." Ömer cevap vermiş: "Kitapları tetkik et, eğer faydasız şeyler ise, yak! Yok, eğer faydalı şeyler ise yine yak! Çünki halk o kitapları okudukça, onlara uymaktan vazgeçmeyecekler, eskiyi unutmayacaklar ve bize yani - yeniye ve yeniliğe - daima düşman olacaklardır!.." Hikayeyi anlatan Ata, ihtiyara sordu: "Şimdi sana Laikliğin ne olduğunu izah edeyim mi?" İhtiyar derin bir sezgi ve sağduyu ile cevap verdi: "İstemez Paşam, hepsini anladım!" dedi.


O MEMLEKET BATAR


Bundan kaç yıl önceydi bilmiyorum, Mustafa Kemal Paşa ile beraber Gül Cemal Vapuru'nda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans'ın bana karşı büyük bir ilgisi vardı. Bir aralık dalmış, yere bakıyordum. Birdenbire: "Madam" dedi. "Aşka tutulmuş bir kadın gibi ne düşünüyorsunuz öyle derin derin?" Ben o zaman nereden hatırıma esti bilmiyorum, anlaşılan dilimin ucuna gelmiş olacak ki, düşünmeden hemen cevabını verdim: "Paşam" dedim. "Başbakanınızın dudaklarından eksik olmayan şu neşeli, sempatik gülüşlerine hayranım. O kadar güzel erkek gülüşü ile gülüyor ki." Atatürk: "Başbakanımın gülüşlerine hayran olmuşsunuz, benim de belki dansımdan hoşlanırsınız. Madam müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalım. " dedi. Kalktık ve dönmeye başladık. Ben o zaman gençtim. Belki biraz da şımartılmış kadındım. Nereden içime o heves doğdu bilmiyorum, başladım dansta Paşa'yı ben idare etmeye. Bir kez baktı, ses çıkarmadı. Bir daha baktı, yine ses çıkarmadı. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli değil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi: "Madam, bir erkekle bir kadın yanyana durdukları zaman, yönetmeyi erkeğe bırakmak en doğru davranıştır." Çocukluk işte. Ben büyük bir cesaretle şöyle bir karşılık verdim: "Müsaade edin de Paşam, ne olur bir kez de ben sizi idare edeyim" dedim. Kızmadı. Aksine gülmeye başladı. "Bir memleket idare edeni, bir kadın idare etmeye kalkarsa, o memleket batar, gelin biz yerimize oturalım sizinle." Beni elimden tutup getirdi ve yanındaki yanındaki koltuğa oturttu.

Madam Hanses


ASLA BOLŞEVİK OLMAYACAĞIZ


Ankara'nın Şubat Ayı'na tesadüf eden oldukça soğuk ve karlı bir geceydi. Ankara Kulübü'nde bir balo tertip edilmiştir. O zamanın bütün mümtaz simaları oradaydılar. Saat henüz 12'ye gelmemişti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandıran mesut bir haber baloya yayıldı: "Gazi Paşa baloya geliyorlar!" Rus Sefarethanesi'nde imişler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki Rus sefiri de baloya gelmişti. Bir aralık sefir, salonun ortasına doğru ilerlemekte olan Gazi'ye yaklaşarak Fransızca: "Ekselans, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur. Çünki müşterek bir gaye uğrunda varlığını kurtarmaya çalışan milletleriz. Türkiye'nin en büyük halaskarı ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek ve şerefini kazanabilir miyim?" Atatürk evvela gülerek elini uzattı, sonra da elçiyi öptü. Büyük ve kıymetli Atamız bu çeşit eğlence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini gözönünden bir an uzak tutmazdı. Onun için bütün yabancı gazete muhabirlerinin huzurunda şu cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandırdı: "Ekselans, gösterdiğiniz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Teşekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalıdır. Yalnız şuna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza rağmen asla Bolşevik olmayacağız!"

Hilmi Yücebaş

24 AĞUSTOS


24 Ağustos sabahı Mustafa Kemal Paşa Ankara'dan hareket etti. Afyon'un güneyinde geceyi geçirdi. 25-26 gecesi Kocatepe'nin hemen güneyindeki Başkomutanlık Karargâhı'na geldi. Şafakla beraber saldırı emrini verdi. Ankara'dan hareket edeceği günün akşamını Keçiören'de yakın adamları ile geçirmişti. Ayrıldığı zaman bir hayli yorgundu. Yanındakilere: " Taarruz haberini alınca hesap ediniz. On beşinci günü İzmir'deyiz" demişti. Acaba içkinin tesirimiydi? Arkasından hafifçe gülüştüler bile. İzmir'den dönüşünde karşılayıcılar arasında o gece beraber bulunduklarından bir ikisini görünce: "Bir gün yanılmışım...Ama kusur bende değil düşmanda!" dedi. İzmir'e Taarruz'un on dördüncü günü girmişti.

Falih Rıfkı Atay


ASKERLİK SANATI


Askerlik sanatı, Mustafa Kemal'in kanısınca, bir sağduyu biçimdeydi. Savaş planlarını, hazırladığı tarzdan başka bir biçimde çizmedi. "İzmir hattı ve Bağdat Demiryolu'nun birleştiği noktada bulunan Afyonkarahisar'da taarruza geçtim. Çünki orada taarruza geçmek gerekirdi. Yunan yığınağı esasen beni bu surette hareket etmeye yöneltiyordu. Tan ağarırken düşmanı ansızın avlamak için bütün gece yürüyen askerlerimiz temizlendikten sonra - elli kilometrelik bir uzaklığı aldıktan sonra taarruza geçebilecek birlikler azdır - atlı birlikleri Yunan Ordusu'nun gerilerine sarkıttım." "Düşmanın sağ kanadını çevirmek mi istiyordunuz?" diye sordum. "Hayır. Çok daha geniş bir manevraya girişmiştim. Düşmanı tamamiyle kuşatmak istiyırdum ve bunu başardım." Ve sesini alçaltarak ilave etti: "Annibal'in Cannae'de uyguladığı manevra."

Kemal Arıburnu


İZNİK TARİHİ


Atatürk 1936'da İznik'e uğramıştı. Yanında Celal Bayar, Afet Hanım ve daha birçok arkadaşları vardı. İznik Belediye Bahçesi'nde uzun bir masanın etrafında toplananlar, O'nu eğliyorlardı. Afet Hanım, tarihi İznik'i gezmek için Atatürk'ten izin alarak ayrılmak istedi. Atatürk, herkesçe malum olan tarih bilgisine dayanmış oalcak ki, şöyle dedi: "Hay hay, gidebilirsiniz, fakat unutmamalı ki, asıl İznik'i göremeyeceksin, çünki o topağın altındadır." Afewt Hanım ayrıldıktan sonra Atatürk, masasında oturanlara şöyle bir soru soruyor: "İznik'in etrafını çeviren surların kaç kapısı vardır?" Bu sorunun yanıtını İznik tarihini iyi bildiğini sanan bir İznikli veriyor: "Üç kapısı vardır efendim. Bulunduğumuz yerin doğusundaki kapı, kuzeyindeki Yenişehir Kapısı, güneyindeki İstanbul Kapısı diye bilinir." Atatürk: "Hayır, dört kapısı olacak. İznik Türkler tarafından ilk zaptında Kılıç Aslan'ın girdiği Batı Kapısı nerede?" "Böyle bir kapı bilmiyoruz efendim." Atatürk bir süre sustu. Canı sıkılmışa benziyordu. Nihayet konuyu değiştirdi. Aradan seneler geçti. Biriken suları İznik Gölü'ne akıtmak için yol açmaya uğraşan işçiler, bir noktada suların kendiliğinden boşluk bularak akmakta olduğunu hayretle gördüler ve ilgililere bildirdiler. Kazıya devam olununca, bunun bir kapı, hem tam teşkilatlı kurşunlu bir kapı olduğu meydana çıktı. Atatürk'ün bahsettiği Batı Kapısı bulunmuştu.

Ahmet Hidayet Reel



LİMAN VON SANDERS


Türk Ordularını komuta eden Alman Generali Liman Von Sanders Paşa Mustafa Kemal'e: "Ben sizin yerinizde olsam bu üç maddelik emri yazılı olarak vermezdim. Oradan bir subay çağırtacak yerde, kendi adamlarımdan birini gönderir, sözle duyururum" demişti. Mustafa Kemal: "Evet, ben de kitaplarda böyle öğütlendiğini bilirim. Böylece on beş dakikalık bir zaman kazanılır. Fakat ben, kendi memleketimi ve adamlarımı tanırım. Öyle yapsaydım, emir yanlış anlaşılırdı. O zaman kaybolan on beş dakika değil, bütün savaştır" demişti.

Kemal Arıburnu



MISIRLI BİR LİDERİN MUSTAFA KEMAL'DEN YARDIM İSTEMESİ


Birgün Mısır'da bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti. Kendisine: "Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz?" diye sordu. Olabilecek şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal: "Yarım milyonunuz bu uğurda ölür mü?" diye sordu. Adamcağız yüzüne bakakaldı: "Fakat Paşa Hazretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var? Başımızda siz olacaksınız ya..." dedi. "Benimle olmaz, Beyefendi Hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse, o vakit gelip beni ararsınız."

Falih Rıfkı Atay


ZÜLÜFLÜ İSMAİL PAŞA


Milletvekili ve Atatürk'ün yakın arkadaşlarından Kılıç Ali anlatıyor: Bir gece uykumun arasında telefon çaldı. Karşımdaki Çankaya'dan Başyaver'di. "Derhal seyahate çıkılıyor. Hemen Köşke gelmenizi emir buyurdular" dedi. Saate baktım, vakit gece yarısını hayli geçmişti. Hazırlandım ve Köşke gittim. Meğer, o gün Atatürk, Kırşehir'de Özel İdare'den maaş alan öğretmenlerden, birkaç aydan beri maaş alamadıklarından dolayı bir şikayet mektubu almış. Ve o gece sofrasında bulunan ilgili bakandan, öğretmenlerin niçin kaç aydır maaş alamadıklarını sormuş. Bakan da: "Havalar kış... Belki de onun için postalar işleyememiştir" neviinden birşeyler söylemiş, mazeret ileri sürmek istemiş. Atatürk, bu cevap üzerine: "Ya... Demek şimdi muhasaradayız, öyle mi? O halde biz de sofradan kalkar, gider, hem yolunu açarız, hem de Kırşehir'de öğretmenlerin dertlerini yakından dinleriz" demiş ve derhal hareket emrini vermiş. Gerçekten de kötü bir kıştı. Hava fena halde yağışlı ve çok soğuktu. Atatürk, o gece sofrasında davetli bulunanlardan da bazılarını beraberlerine alarak gece yarısından sonra yola çıktı. Hava o kadar pusluydu ki ara yolu kaybettik. Bir köylünün kahvehanesine sığındık. Kahvehanenin sac sobasını yaktırdık. Ellerini sac sobanın üstünde gezdirerek ısıtmaya çalışan Atatürk: "Biz Harbiye'de okurken bir kış yine böyle çok şiddetli geçiyordu. Mektebin sobaları yanmıyordu. Derdimizi idareye anlatamadık. Arkadaşlar Müdür'e çıkmak için beni seçtiler. Müdür Zülüflü İsmail Paşa... Evvela Padişah'a, sonra Müdür Paşa'ya dualar ettik. Nihayet soba meselesine geldik. Paşa birden bire gürledi: - Soğuk mu? Ne soğuğu? Padişah Efendimiz'in nimetleri gözünüze dizinize dursun... Görmüyor musunuz sobalar cayır cayır yanıyor. Çıkın nankörler!... Baktık sahiden de müdürün sobası güldür güldür yanıyor. Paşa da buram buram terliyordu. Sıcaktan yakasını açmıştı. Ve sanıyordu ki mektebin tüm sobaları böyle yanmakta... Çocuklar biz Çankaya Köşkü'nde bazen Zülüflü İsmail Paşa gibi kendimizi sakın aldatıyor olmayalım!.." dedi. Kahvede biraz ısındıktan sonra tekrar yola devam ettik. Ertesi günü Kırşehir hududuna girmiştik. Protokol gereği Vali, başında silindir şapka, arkasında frak olduğu halde hududa gelmiş, Atatürk'ü istikbal ediyordu. Bu esnada da Atatürk'ün otomobili bir tarlaya saplanmıştı; etraftan yetişen köylüler otomobili kurtarmaya çalışıyorlardı. Vali de o resmi kılık kıyafetiyle, çamur içinde köylülere, jandarmalara emirler veriyor, gayrete getirmeye çalışıyordu. Atatürk: "İşte masa başında yapılan talimatnameler, hatta kanunlar, günün birinde böyle gülünç de olurlar!" diyerek Vali'yi yanına çağırttı. Haline acımış olacak ki, kalın bir palto giymesini tavsiye ederek zahmetlerinden ötürü kendisine teşekkür etti.

Hikmet Bil

SEN HAYATINDA BÖYLE BİR AĞAÇ YETİŞTİRDİN Mİ Kİ KESECEKSİN!


Bahçe Mimarı Mevlut Baysal anlatıyor: Çankaya Köşkü'nde bahçesini yapıyordum. Bir gün Atatürk, yaveri ve ben bahçede dolaşıyorduk. Çok ihtiyar ve geniş bir ağacın Atatürk'ün geçeceği yolu kapadığını gördük. Ağacın bir yanı dik bir sırt, diğer yanı suyu çekilmiş bir havuzdu. Ata, havuz etrafındaki kısma yaslanarak karşı tarafa geçti. Derhal atıldım: "Emrederseniz derhal keselim Paşam." Bir an yüzüme baktı, sonra: "Yahu, sen hayatında böyle ağaç yetiştirdin mi ki keseceksin!"

Niyazi Ahmet Banoğlu


GAZİ'Yİ TANIR MISIN BABA?


Salih Bozok anlatıyor: Birgün, Çankaya civarında bir köylü evine gitmiştik. Girdiğimiz kulubede, ihtiyar bir köylü ile karısı oturuyordu. Bize ikram ettikleri kahveleri içerken Atatürk, köylü ile konuşmamı söyledi. Ben bu emre itaat için ak sakallı köylüye ilk aklıma gelen sulai sordum: "Sen Gazi'yi tanır mısın baba?" İhtiyar beni, saçma bir sual görmüşüm gibi alaycı bir şekilde süzdü: "Gazi'yi tanımayan var mı ki?" dedi ve ilave etti: "Ben görmedim ama, her hafta Hacı Bayram Veli Camii'nde Cuma Namazı kılarmış. Ta göbeğine kadar sakalları varmış. Melek gibi nur yüzlü, Peygamber gibi mübarek bir ihtiyarmış!..." Gülmemi güç tutarak, Atatürk'ün sakalsız ve genç yüzüne baktım. O, kaşlarını kaldırarak kendini tanıtmamamı emretti. Dışarı çıktığımız zaman da güldü ve: "Varsın, o da öyle bilsin. Hakikati öğrenmek belki biçarenin hayalini yıkar, onun hayalindeki şirin sakallıyı öldürtüp de sevgisini kaybetmekte ne mana var?..."

Niyazi Ahmet Banoğlu

FATİH SULTAN MEHMET

Birgün İstanbul ve İstanbul'un Fethi'nden konuşurlarken söz tabii Fatih'e geldi. Atatürk'ün tarihin kendi hakkında vereceği hükmü etrafındakilere sık sık sorduğu malumdur. Söz sırası yine gelmişti. Ortaya şöyle bir sual attı: "Tarih acaba benim mi, yoksa İkinci Mehmet'in mi yaptığı işleri daha mühim bulacaktır?" Bulunanların hemen hepsi: "Siz" dediler. Atatürk, böyle meselelerde daima olduğu gibi: "Niçin?" dedi. Sual sırası kendisine gelenler Atatürk'ün Fatih'ten çok büyük olduğunu ispat için akla gelecek ve gelmeyecek delilleri toplamakta birbirleri ile yarışa başladılar. Hatta bazıları: "Sizin yanınızda Fatih kim olurmuş!" diyecek kadar ileri bile vardılar. Fakat, ne söylenirse söylensin, verilen cevapların Atatürk'ü hiç tatmin etmediğini anlamak güç olmuyordu. Nihayet söz orada bulunanların en gencine geldi: "Efendim, tarih bir imtihan salonuna benzer. Karşısına gelenlere birtakım hususi meseleler verir. Neticede verdiği problemleri halledişine ve bundaki maharetine göre bir numara verir. Aşağı yukarı tarihin imtihanına çıkanların hepsi ayrı şartlar dahilinde, ayrı meseleler karşısında kalmışlardır. bunları en iyi halledenler de tereddütsüz on numara almışlardır. Zannımca, tarihin adamı olan şahsiyetlerin karşısında kaldıkları hadiseleri birbirleri ile karşılaştırmakla hükümlere varmak mümkün değildir. Fatih, karşısına çıkan problemleri en iyi şekilde hallederek on numara almıştır. Siz de önünüze serilen meseleleri halletmiş ve on numarayı kazanmış bir tarih büyüğüsünüz." Atatürk, bu sözleri büyük bir dikkatle dinledi ve neticede: "Bravo!" dedi. Sonra, biraz evvel Fatih'i küçümseyen kişiye dönerek: "Sen halt etmişsin. Ben Fatih'ten büyük olabilir miyim? Çok kereler Fatih'in karşısında kaldığı meseleleri düşündüğüm zaman ben de aynı hal çarelerine varmışımdır. Yalnız, Fatih, benim karşısında kaldığım hadiseleri nasıl hallederdi. Bunu çok merak ederim. İkinci Mehmet büyük adamdır, büyük..."

Münir Hayri Egeli

15 YIL HÜKÜM SÜRECEKSİN


Mustafa Kemal arkadaşlarıyla birlikte Bingazi'ye gidiyordu. Trablusgarp Savaşı'na katılacaktı. Yolda bir Bedevi'ye rastladılar. Bu adam, el falından çok iyi anladığını söyleyerek, genç subayların fallarına bakmayı teklif etti. Hepsi avuçlarını gösterdiler, talihlerini öğrenmek istediler. Sıra Mustafa Kemal'e gelmişti. O, ya fala inanmıyor, yahut bir Bedevi'nin kehanetine itimat etmiyordu. Bununla beraber, arkadaşlarının ısrarlarına dayanamadı, elini uzattı. Sarışın Subay'ın yumuşak elini sert avuçlarına alan Bedevi, bu elin çizgilerine bakar bakmaz, yerinden fırladı, ayağa kalktı ve büyük bir heyecanla: "Sen padişah olacaksın!" diye bağırdı. "Padişah olacaksın ve 15 yıl hüküm süreceksin!" Gülüştüler, Bedevi'yi bırakıp yollarına devam ettiler.
Aradan yıllar geçti. Mustafa Kemal, Türkiye Devleti'nin Cumhurbaşkanı odu. Cumhuriyetin 14. yılında hastalandı. Karaciğerinin şiştiğini görenler: "İçme Paşam!" diye yalvardıkları zaman, O, Bingazi yollarındaki falcı Bedevi'yi hatırlayarak güldü: "Arap vaktiyle söylemişti" dedi. "Bizim padişahlık nasıl olsa 15 yıl sürecek!" ve ilave etti: "Hesapça bu son senemizdir!"



ÇOK GELMEZ Mİ?


Mustafa Kemal, Arıburnu Kumandanı'dır. İngilizler Anafartalar'a çıkmışlardı. Durum buhranlı ve çok tehlikeliydi. Mustafa Kemal, Başkumandan Yardımcısı Enver Paşa'ya doğrudan doğruya müracaata mecbur kalıyor. Kendisini tatmin eden bir cevap alamıyor. O sırada karargâhı Yalova'da bulunan Liman Von Sanders Paşa, telefonla Mustafa Kemal'i arıyor. Konuşmaya yardımcı olan Genel Kurmay Başkanı Kazım Bey'dir. Liman Von Sanders'in sorduğu soru şudur: "Durumu nasıl görüyorsunuz, nasıl bir çare tasarlıyorsunuz?" Mustafa Kemal: "Durumu nasıl gördüğümü çoktan size iletmiştim. Çareye gelince: Bu dakikaya kadar çok müsait çareler vardı. Fakat bu dakikada bir tek çare kalmıştır..." Liman Von Sanders soruyor: "O çare nedir?" Cevap kesindir: "Bütün kumanda ettiğiniz kuvvetleri emrime veriniz. Çare budur!.." Cevap alaylıdır: "Çok gelmez mi?" "Az gelir!.." Ve telefon kapanıyor. Pek kısa bir süre sonra olaylar, Liman Von Sanders Paşa'yı, kumanda ettiği kuvvetleri Mustafa Kemal'in emri altında kalmaya mecbur etmiştir.

Niyazi Ahmet Banoğlu

JAPON VELİAHTI'NIN ZİYARETİ


Japon Veliahtı gelmişti. Büyük ve mükellef bir ziyafet sofrasındaydılar. Atatürk, bir aralık Japon tarihinden söz açtı ve bir meydan muharebesini anlattı. Japon Veliahtı hayret etmişti. Atatürk, tarihten mitolojiye geçti ve yine Japon mitolojisinden konuştu. Veliaht'ın ağzı açık kalmıştı. Söz edebiyata intikal etti. Atatürk: "Japon Şiiri'nin dünya edebiyatında çok büyük etkileri vardır..." diyerek meşhur Japon şairlerinden mısralar okudu. Veliaht, bunları nereden biliyorsunuz? diye soramadı. Fakat, Atatürk'ün bilgi ve hafızasına hayran kalmıştı. Atatürk hep böyleydi. Her şeyi planlıydı. O, bütün bunları, Veliaht gelmeden on gün önce tercümeler yaptırarak öğrenmişti.

Niyazi Ahmet Banoğlu

Alıntı Yaparak Cevapla
  #5  
Eski 02-08-2006, 12:48 AM
Catalyurek kullanıcısının avatarı
Arkasokaklı
 
Giriş: Jan 2006
Konum: Ebenin yanı!
Mesaj: 1.648
Catalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond reputeCatalyurek has a reputation beyond repute
YABANCI TARİHÇİNİN SORUSU


Birgün, yabancı bir romancı ve tarih yazarı Atatürk'e bütün isteklerine ulaşma başarısının sırrını sormuştu. Atatürk: "Durur, durur, dinlerim" dedi. Sonara tekrarladı: "Durur , durur. dinlerim." Ve sustu. Sakarya Zaferi tacını giyinceye kadar durup durup dinleyecekti. "Ben herhangi bir işe giriştiğim zaman karşımdakinin ne yapabileceğini ve en kötü ihtimalleri düşünürüm. Ona göre tedbirlerimi alarak hareket ederim."


Falih Rıfkı Atay

EN BÜYÜK ESERİNİZ HANGİSİDİR?


Birgün Atatürk'ün yaptığı işlerden bahis açılmıştı. Bir arkadaş: "En büyük eseriniz hangisidir?" diye sordu. "Benim yaptığım işler birbirlerine bağlı ve birbirleri kadar lüzumlu şeylerdir. Siz bana yaptıklarımdan değil, yapacaklarımdan bahsediniz."

Falih Rıfkı Atay

İTALYAN SEFİRİ


İtalya'nın Akdeniz vilayetlerimize göz diktiği sıralardaydı. İtalyan Sefiri, Atatürk'ün huzurunda, Mussolini'nin bazı iddialarını söylemek cesaretini göstermişti. Atatürk bir müddet dinledikten sonra: "Brikaç dakika sonra konuşalım..." diyerek öbür odaya geçmiş, tekrar döndüğü zaman, 'Harp sahnelerinde harikalar yaratan Başkumandan' olarak, askeri elbiselerini giymiş bulunuyordu. "Şimdi istediğiniz gibi konuşabiliriz sefir hazretleri" dedi. Sefirin ne hale geldiğini söylemeye lüzum yok...

Niyazi Ahmet Banoğlu

ATATÜRK'ten Hatıralar

Atatürk ve Nuri Conker,Florya Köşkü'nün tüm nöbetçilerini atlattılar ve köşkten kaçtılar. Altlarında, Nuri Conker'in bir arkadaşının arabası vardı. Eylül sonu akşamı sonbaharın tadını çıkararak, Çekmece'ye doğru gidiyorlardı.

Birden Atatürk'ün gözleri akşam güneşi altında çift süren bir köylüye takıldı. Yaşlı bir adamdı bu. Sapanının sapına iyice yapışmış, toprakları yavaş yavaş deviriyordu. Fakat çiftin bir yanında öküz, bir yanında merkep vardı. Eşit güçlerle çekilmediği için sapan yalpa yapıyordu.

Atatürk şoföre durmasını söyledi.

İndiler. Köylüye seslendi:

"Kolay gelsin Ağa!.."

Köylü bu sese başını çevirmeden karşılık verdi:

"Kolay gelsin"

"İşler nasıl Ağa? Bu yıl mahsülden yüzünüz güldü mü?" Köylü isteksiz konuştu:

"Tanrı'nın gücüne gitmesin bey, bu yıl yufkaydı mahsül. Kabahatin acığı bizde, acığı yukarda! Biz geç davrandık, yukarısı da rahmeti esirgedi."

"Bakıyorum, sapanın bir yanında öküz, bir yanında merkep koşulu. Öküzün yok mu senin?"

"Var olmasına vardı ya, hıdrellezde vergi memurları sattılar."

"Hiç vergi memurları köylünün üretim aracını satar mı? Olmaz böyle şey! Muhtara şikayet etseydin..."

Köylü güldü:

"Muhtar başında deel miydi memurun, a bey?"

Atatürk dudaklarını dişleri arasında ezerek konuştu:

"Kaymakama gitseydin."

Köylü iyice güldü.

"Sen de benle gönül mü eyleyon beyim?" dedi.

Atatürk konuşmayı sürdürdü.

"E peki, İstanbul şuracıkta geleydin valiye anlataydın derdini... Onun işi bu değil mi?"

Köylü Atatürk'ün saflığına inanmış iyiden iyiye gülüyordu. Konuşmanın tadını çıkardığı için keyiflenmişti de biraz. Kestirip attı:

"Bırak şu sağarı Allasen, biz onun buralardan gelip geçtiğini çok gördük. Yakasına yapışsak acep derdimizi duyurabilir miyiz?"

Atatürk sordu:

"Adın ne senin Ağa?"

"Halil... Köylük yerde sorsan, Halil Ağa derler..."

"Demek varlıklısın?.. Ağa dediklerine göre."

"Acık çiftimiz- çubuğumuz varken adımız ağa'ya çıkmış."

"Peki Halil Ağa, bu senin işin beni bayağı meraklandırdı. Benim bildiğime göre, bir çiftçinin üretim aracı elinden alınmaz. Sen aldılar diyorsun. Hadi kaymakam şöyle, vali öyle diyelim; e peki bir başvekil İsmet Paşa var bilir misin?"

"Bilmez olur muyum, beyim?"

"Tamam öyleyse, hemen her hafta İstanbul'a geliyor. Florya Köşkü'ne iniyor. Köşk de şuracıkta. Bir gün kapıda bekleseydin de derdini dökseydin ona... Herhalde çaresini bulurdu."

"Sen benim konuşmamdan hoşlaştın, gönül eyliyorsun. Ama bak şimci, tutalım gittim vardım, beni o kapıya koymazlar ya...Tutalım ki kodular, koskoca İsmet Paşa'mızı göstertmezler ya. Tut ki gösterdiler ya ona halimi nasıl yanacağım hele; o sağarın sağarı! Heç işitmez beni..."

Nuri Conker, lafa karışmak istedi, Atatürk bir hareketiyle onu durdurdu.

"E peki, bakalım bu dediğime ne bulacaksın!" dedi

"Atatürk koca yaz şuracıkta oturup duruyordu. Gitseydin, çıksaydın önüne, anlatsaydın halini. O da seni yüzüstü bırakacak değildi ya!.."

Köylü iyice keyiflenmiş, gülüyordu.

"Sen ne diyorsun bey?" dedi.

"Mustafa Kemal Paşa Atatürk'ümüzün yüzünü görmek için Peygamber gücü gerek... Hem, tut ki gördük. Yiyip içmekten, işinden gücünden başını kaldırıp bizim öküzün arkasından mı seyirecek?.."

Halil Ağa, sigarasının son nefesini ciğerlerine doldururken, Atatürk'ten yeni aldığı sigarayı da kulağının arkasına yerleştiriyor, çiftinin başına gitmeye hazırlanıyordu. Konuşacak bir şey de kalmamıştı. Atatürk köylünün omuzuna elini koyarak, "Senden hoşlandım Halil Ağa" dedi.

"Bir gün köyüne de gelir, bir ayranını içerim. Açık yürekli bir vatandaşsın. Ama yine de sana söylüyorum, hakkını kimsede bırakma ara!.."

Döndüler, arabaya bindiler. Halil Ağa, onları uğurladı.

"Meraklanma beyim, evelallah heç kimse bizim hakkımıza el değdiremez. Fakat bu, Devlet Baba'ya borçtur. Ödenmesi gerek... Otomobil hareket etti. Atatürk'ün canı sıkılmıştı.

"Bir uygun yerden dönelim, tadı kaçtı bu işin!.." dedi. Dönüş yolunda Atatürk konuşmuyor, sigara üstüne sigara yakıyordu. Yüzünde ince bir keder vardı.

"Yahu çocuk, şu Halil Ağa'nın vergi borcundan öküzünü satmışız, merkeple çift sürüyor, hala da 'Devlet Baba' diyor. Ne mübarek millet, bu millet!.."

Köşke döndüklerinde Atatürk yaverine emretti:

"Şimdi" dedi: "İstanbul'da ne kadar bakan, milletvekili varsa hepsini telefonla bulacaksın!..

Bu akşam kendilerini yemeğe bekliyorum. Ayrıca Vali Muhittin Üstündağ ile İsmet Paşa'yı bul, onlara da haber ver." Yaver odadan çıktı. Atatürk, Nuri Conker'e döndü:

"Şimdi sen de arabayla çıkıp o Halil Ağa'ya gideceksin. Ona benim kim olduğumu söyleme. Tüccar, zengin bir adam filan dersin. 'Seni sevdi, sana öküz alıverecek' diye bir şeyler söyle, kandır. Kuşkulandırmadan al getir buraya."

O akşam Atatürk'ün sofrasında Başbakan İsmet İnönü, bakanlar, milletvekilleri ve İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ'dan oluşan yirmi beş konuk vardı. Atatürk, "Bu akşam soframıza efendimiz gelecek" dedi. "Kendisine nasıl davranacağınızı çok merak ediyorum."

Bir süre sonra içeri başyaver girdi ve Atatürk'ün kulağına bir şeyler söyledi.

Atatürk "Buyursun!" dedi.

Başyaver kapıyı açıp da Halil Ağa, gündüz konuştuğu beyin sofranın başında oturduğunu, yanı başında da İsmet Paşa'nın yer aldığını görünce, şaşkınlıktan dona kaldı. Dizlerinin bağı çözülmüştü. Atatürk onu görünce ayağa kalktı. Arkasından tüm konukları da ayağa kalktılar. Atatürk son konuğunu, "Hoş geldin Halil Ağa" diye karşıladıktan sonra kendisini sofradaki konuklarına tanıttı:

"İşte beklediğimiz, Efendimiz" dedi.

Nuri Conker, Halil Ağa'yı Atatürk'ün sağ başına oturttu, kendisi de y