|
#1
| ||||
| ||||
| Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün Anıları!!! "O, dediklerinin hepsini yaptı . Yapamayacağı şeyi asla vaadetmedi. Bir devlet şefinin kendisini millete sevdirebilmesi için belki ilk şart bu değil midir?" Arkadaşlar bu bölümde hepimiz Ulu Önder Atatürk'ün Anılarını Paylaşıyoruz... (UNUTMAYALIM Kİ ULU ÖNDERİMİZİN ANILARI SADECE BURAYA YAZMAKLA BİTMEZ BURAYA YAZILAN ANILAR SADECE EN AKILDA KALANLAR VE GÜCÜMÜZÜN YETTİĞİNCE DERLEYEBİLDİKLERİMİZDİR...) -------------------------------------------------------------------------------- O memleket batar: Bundan kaç yil önceydi bilmiyorum, bir aksam mustafa kemal pasa ile beraber gül cemal vapurunda verilen bir baloda bulunuyorduk. Ekselans’in bana karsi büyük bir ilgisi vardi. Bir aralik dalmis, yere bakiyordum, birdenbire: - madam, dedi; aska tutulmus bir kadin gibi ne düsünüyorsunuz öyle derin derin? Ben o zaman,nereden hatirima esti bilmiyorum, anlasilan dilimin ucuna gelmis olacak ki, düsünmeden hemen cevabini verdim: - pasam, dedim; basbakaninizin dudaklarindan eksik olmayan su neseli, sempatik gülüslerine hayranim. O kadar güzel erkek gülüsü ile gülüyor ki... - basbakanimin gülüslerine hayran olmussunuz, benim de belki dansimdan hoslanirsiniz. Madam, müsaade ederseniz bu valsi beraber yapalim. Kalktik ve dönmeye basladik. Ben o zaman gençtim, belki, birazda simartilmis bir kadindim. Nereden içime o heves dogdu bilmiyorum, basladim dansta pasa’yi ben idare etmeye... Bir kez bakti, ses çikarmadi. Bir daha bakti, yine ses çikarmadi. Nihayet üçüncüsünde birdenbire durdu. Hiddetli degil, fakat gözlerini ciddiyetle bana çevirdi: - madam, dedi bir erkekle bir kadin yanyana durduklari zaman, yönetmeyi erkege birakmak en dogru davranistir. Çocukluk iste. Ben büyük bir cesaretle söyle bir karsilik verdim: - müsaade edin de pasam, ne olur, bir kez de ben sizi idare edeyim, dedim. Kizmadi, aksine gülmege basladi: - bir memleket idare edeni, bir kadin idare etmege kalkarsa o memleket batar, gelin biz yerimize oturalim sizinle. Beni elimden tutup getirdi ve yanindaki koltuga oturttu. Madam hanses. -------------------------------------------------------------------------------- Bunlara kendimizi tanitacagiz Ankara’ya son gidisimde bir aksam gazi, beni ankara palas’a götürmüstü. Sofrada bir kaç kisi daha vardi. Yedik, içtik, eglendik, gece yarisina dogru fransiz büyükelçisi pavyona geldi. Pasa bu elçiden hoslaniyordu. Sofraya çagirdi, bir kaç kadeh de onunla birlikte içildi. Büyük sehirlerden, paris’ten söz açilmisti. Bu arada büyükelçi, gazi’ye: - ekselans, paris’i bir daha görmek istemez misiniz? Dedi. Mustafa kemal pasa: - “nasil görmek istemem? Gençlik hatiralarimi tazelerim,” diye cevap verdi. Bu karsiliga çok sevinen büyükelçi: - “böyle bir seyahat fransa’yi çok sevindirir. Ben de refakatinizde bulunmaktan seref duyarim. En büyük fransiz zirhlisi bizi izmir’den alir. Akdeniz donanmasi emrimize verilir. Marsilya’ya çiktiginizda fransiz ordusu kumandaniz altina girer. Hükümdarlara yapilmayan bir törenle karsilanirsiniz.” Bu sözleri dikkatle dinleyen gazi: - “bu daveti siz kendiliginizden mi yapiyorsunuz, yoksa hükümetiniz adina mi konusuyorsunuz?” Diye sordu. Bu soru karsisinda büyükelçi hemen kendisini topladi: -”muvaffakiyetinizi hükümetime bildirirsem, hükümetim de bunu büyük bir seref sayar,” dedi. Gazi’nin yüzü degisti. Çok kesin bir dille: -”ekselans, paris’i çok görmek istiyorum, ama büyük törenle karsilanacagim paris’i degil. Ben paris’e, dünyanin bu güzel sehrine, operalarini, tiyatrolarini, revülerini, zarif kadinlarini bir daha görmek için gitmek isterim. Dedim ya gençlik hatiralarimi tazelemek için... Böyle olunca da belli olmadan gitmek isterim. Yoksa törenlerle karsilanmak için degil.” Büyükelçi gaf yaptigini anlamisti, biraz sonra bir is uydurarak sofradan kalkti. Gazi’nin de nesesi kaçmisti. - “kalkalim çocuklar, sofraya çankaya’da devam ederiz,” dedi. Sofradakilerin çogunu pavyonda birakti yalniz iki-üç yakin arkadasini yanina aldi. Yolda kendisine : - “elçi çok fena bozuldu ama, söyledigine de söyleyecegine de pisman ettiniz” dedim. Artik kizginligi geçmisti: - “bana bak kemal, sen de basima kirk yillik diplomat kesilme. Adamin zihniyetini anlamadin mi? Bu avrupalilar bizi bir türlü kavrayamiyorlar. Adam beni bir sark emiri saniyor. Hangi donanmayi kimin emrine, hangi orduyu kimin kumandasi altina veriyor? Bunlara kendimizi tanitacagiz, kim oldugumuzu ögrenecekler. Yoksa ben kaba bir adam degilim çocugum” dedi. Atatürk, çok ince bir adamdi. Kemaalettin sami pasa’dan -------------------------------------------------------------------------------- On yil sonra Samsun’dan havza’ya gidiyorduk. Altimizda, birinci dünya harbi’nden kalan benz marka bir otomobil vardi. Söför de türk degildi. Yola çiktik, biraz sonra motorda bozukluk oldu ve araba durdu. Otuzalti yasinda zaferler kazanan kumandan mustafa kemal pasa’nin ne demek oldgunu arkadaslari bilirler. Kizdi ve asabilesti. Söförü azarladi ve kendisi makinayi harekete geçirmege ugrasti. Tabi muvaffak olamadi. Ben, doktor refik saydam ve kazim dirik bir kösede duruyorduk. Dogrusu, içimizden neden ise karistigina hem üzülüyor, hem sinirleniyorduk. Içimizden geçeni anlamis gibi bize bakti ve dedi ki: - on sene sonra sizinle, kendi yaptigimiz yollarda, türk söförleri bizi istedigimiz yerlere götürecekler! Biz sustuk. Içimizden geçenlerin ne oldugunu bilmem anlatmak lazim mi? Aradan tam on yil geçti. Ben birinci umumi müfettis idim. Diyarbakir’a gelmisti. Bir yolda giderken gene otomobil bozuldu. Kafile durdu. Beni yanina çagirdi ve türk söförle islemeye baslayan makineyi isaret etti: - vaadimi yerine getirdim! Dr. Ibrahim tali öngören -------------------------------------------------------------------------------- Bu milletvekilligi ayricaligini hiç begenmedim Atatürk bir sabah florya’dan dolmabahçe sarayina dönüyor. Yesilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve basyaver’e: - sorunuz, tren var mi? Diye emir veriyor. O sirada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanindakilerle trene biniyor. Karar ani verildigi ve tatbik edildigi için bu trene binis hemen kimsenin nazari dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her seyden habersiz olan kondüktör ata’nin bulundugu kompartimana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor; - vazifeni yap! (yanindakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun? Yanindakiler cevap verirler. - pasam biz mebusuz. Tren bileti almayiz. Parasiz seyehat ederiz. Ata hayretle: - bu imtiyazi hiç begenmedim, der. Çok ayip ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçilik! Ali kiliç -------------------------------------------------------------------------------- Devlet imkanlarini amacina uygun kullanma : Sivas kongresi sonrasi, heyeti temsiliye’nin ankara’ya gelmesi kararlastirildiktan sonra mustafa kemal ve hüseyin rauf beraberlerindekilerle ankara’ya geldiklerinde keçiören yolu üzerindeki ziraat mektebi’ne misafir edilmislerdi. Daha sonra mustafa kemal ankara istasyonundaki gar müdürlügü binasina yerlesti. Burasi hem evi, hem çalisma yeriydi. O tarihlerde ankara vilayetinin sehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, etlik, dikmen, ayranci’da bag evleri vardi. Bunlar arasinda çankayada papazin bagi olarak adlandirilan iki katli ev mustafa kemal’e armagan edildi ve o da evi ordu’ya devrederek evin adi ordu köskü oldu. Iki katli binaya 1924’de ilaveler yapildi fakat bina isitilamiyor idi. Zafer, inkilaplar, cumhuriyet, dünyanin üzerimizde toplanan gözleri, mustafa kemal’in müstesna sahsiyeti, mütevazi de olsa yeni bir devlet baskanligi konutunu zorunlu kiliyordu. Mustafa kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dis cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yesilin her tonu ile ve planin esasi mustafa kemal’in olan yapi 1932’de tamamlandi ve ayni yilin haziran ayinda da tasinildi. Pembe köskün dösenmesi için bütçede pek mütevazi para vardi. Gazi, gerekli olani sahsi imkanlari ile karsilama karari aldi ve kendisine tavsiye edilen o günlerde beyoglu istiklal caddesinde bir türk’ün açtigi dekorasyon magazasi sahibi selahattin refik beyi ankara’ya davet etti. Binayi gezdirdi, arzularini açikladi ve kendisinden teklif istedi. Kisa süre sonra kendisine sunulan tasariyi inceledi, muhatabi konuyu gerçekten biliyordu ve anladi ki, kendisini taniyanlarca da uyarilmisti. Buna ragmen teklifleri hazirlayanlari kirmadan ülkenin mütevazi imkanlarini izah edebilmis olmanin rahatligi içinde feragatlar istedi. O sirada ata’nin yaninda olan ankara belediye baskani asaf ilbay bey ata’nin su açiklamasini kaydeder. “biliyorsunuz burasi cumhurbaskanligi köskü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin dogrudan seçecegi zatlar gelecek. Bu esyalarin parasini benim sahsen verdigimi sizler biliyorsunuz ama, yarin bunu bilmeyenler içinde yanlis hükümler veren olmaz mi? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapilamadigi bütçe darligi içinde israf yapildigini düsünenler bulunmaz mi? Bir endisem de karar mevkinde olanlarin sahsi arzularini devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.” Sonra selahattin refik bey’e döner: “sahsi imkanlarin olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrisi tercih etme tercihindeyim. Beni anliyorsunuz zannederim.” Der. Cemal kutay, atatürk olmasaydi -------------------------------------------------------------------------------- Sef asker mi sivil mi olmali? Çankaya aksamlarindan biri. Bazen atatürk soruyor, bazen de atatürk’ e soruyorlar. O’ na diyorlar ki: - sef asker mi, sivil mi olmali? Cevap veriyor: -sef, sef olmali. Ister sivil, ister asker. Bu cevabi ile “sef” ligin rütbede ve elbisede degil, ruhta ve kafa yapisinda oldugu hakikatini veciz sürette belirtmis oluyor. Nükte ve fikralarla atatürk Niyazi ahmet banoglu -------------------------------------------------------------------------------- Bayraga saygi Atatürk bu engin insanlik duygusu ile milletlerin istiklali prensibine olan gönülden saygi ve bagliligini izmir’e girdigi sirada da göstermisti... O’na izmir’de karsiyaka’da bir ev hazirlanmisti ki, bu evde isgal esnasinda yunan krali konstantin’de kalmisti... Evin sahibinin oglu ile hazirlikta çalisanlarin bazi yakin akrabasi yunanistan’da esir bulunuyorlardi; isgal esnasinda, bütün türkler gibi çok izdirap çekmislerdi; içlerinden yaraliydilar ve yunanlilardan öç almak atesiyle yanip tutusuyorlardi. Bu duygularin etkisi altinda evin dis merdiveninin üzerine, muzaffer baskomuta’ninin basip geçmesi için, ipek bir düsman bayragi sermislerdi... Atatürk yere serili bayragin önünde durmustu; etrafinda bulunan kadin-erkek izmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaslarla dolu: “buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabanci kral bu evden içeri, bizim bayragimiza basarak girmisti; siz lütfedin, bu karsilikla o lekeyi silin. Burasi bizim sehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvariyorlardi. Hiçbir durumda benligini ve sagduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatli bakis ve sesi ile: “o, geçmiste hata etmis; bir milletin iskitlalinin timsali olan bayrak çignenmez, ben onun hatasini tekrar edemem,” cevabini vermisti ve ancak bayragi yerden kaldirttiktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmisti... Soyak, hasan riza; atatürk’ten hatiralar -------------------------------------------------------------------------------- Cumhuriyet Atatürk, mudanya yolu ile bursa’ya gidiyordu. Kalabalik bir halk kitlesi iskelede etrafini çevirmis bulunmakta idi. Bir kadinin, elinde bir kagitla atatürk’e yaklastigi görüldü. Ihtiyar, zayif bir kadindi. Ata’nin yolunu keserek titrek bir sesle: - beni tanidin mi ogul? Dedi. Ben sizin selanik’te komsunuzdum. Bir oglum var; devlet demiryollarina girmek istiyor. Siz onu alsinlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oglumu yine ise almamis..ne olur bir kere de siz söyleseniz. Atatürk’ün çelik bakisli gözleri samimiyetle parladi... Elleriyle genis jestler yaparak ve yüksek sesle : - oglunu almadilar mi? Dedi. Ben tavsiye ettigim halde mi almalidar? Ne kadar iyi olmus... Çok iyi yapmislar... Iste cumhuriyet böyle anlasilacak... Kadin kalabaligin içinde kaybolmustu. Ve atatürk adeta vecd (çosku) dolu bir sesle: - iste cumhuriyetten bekledigimiz netice... Diyordu. Köymen, hulusi; atatürk’ü anmak kitabindan, s. 260 -------------------------------------------------------------------------------- Bayraga saygi ...2 30 agustos sabahi, mustafa kemal muharebe sahasinda dolasiyordu. Etraf binlerce düsman cesetleri ve birbiri üzerine yigilmis yüzlerce topçu hayvani, terkedilmis silah, top ve cephane dolu idi... Atatürk söyle söylendi: - “bu manzara insanligi utandirabilir ! Fakat mesru müdafaamiz için buna mecbur olduk. Türkler, baska milletlerin vataninda böyle bir harekete tesebbüs etmezler." Ganimetlerin arasinda yirtilmis ve terkedilmis bir de yunan bayragi gören baskumandan eli ile kaldirilmasini isaret ederek; - “bir milletin istiklal alametidir, düsman da olsa hürmet etmek lazimdir, kaldirip topun üzerine koyunuz." Sait arif terzioglu -------------------------------------------------------------------------------- Vatan islerinde korkmak olmaz Sivas'ta vatan bütünlügü ve bütün millet adina bir kongre toplamaya karsi olanlar çoktu. Isgal kuvvetleri ile istanbul hükümeti de kongreyi toplatmamak için el birligi etmislerdi. Binbasi rütbesinde bir fransiz jandarma subayi, yanina bir tercüman alarak sivas valisine geldi. "eger burada kongre toplanirsa fransizlar sivas'i isgal edecekler" dedi. Vali, mustafa kemal'e ikinci bir kongreden vazgeçilmesini yahut erzincan'da toplanmasini söyledi. Kuva-i milliyeci bir genç sonradan sivas milletvekili kasim da valiyi desteklemekteydiler. Mustafa kemal, ingilizlerin samsun'u topa tutmak, on güne kadar yeni isgaller yapmak santaji ile kendi çalismalarina engel olmak istediklerini hatirlatarak bu blöflere kulak asmamalari cevabini verdi. Hiç bir vaka olmadan 2 eylül aksami sivas'a varilmistir. Sehirde ne kadar fayton ve yayli araba varsa hepsini karsilayicilar tutmuslardi. Yalniz hürriyet ve itilaf partisinden kimse yoktu. Kalabalik arasinda fransiz subayin tehdidi üzerine telaslanan genç rasim'i gören mustafa kemal: - "gençler için vatan islerinde ölmek olabilir, korkmak asla ! Kurtulus savasi’nda sakarya zaferi nasil bir kader dönümü olmussa, anadolu'da yeni devletin kurulusunda sivas kongresi’nin o kadar büyük önemi vardir. F. Rifki atay, çankaya -------------------------------------------------------------------------------- Atatürk'ün yargiç kararina saygisi Ölümünden iki yil önce atatürk'ün canina kiymak için kurulan bir düzen meydana çikarilmisti. Hem bu düzeni kurmakla suçlanan kimse "milli mücadele"den beri ata'nin yolunda çalismis, sevgi ve güvenini kazanmis, birçok iyiliklerini de görmüs biri idi. Haber yurtta saskinlik ve tiksinme yaratmisti. Herkes bunu konusuyor, "nasil olur, nasil olur!" diyor, bir türlü herhangi bir nedene baglayamiyordu. Sanik tutuldu, adalete teslim edildi. Fakat atatürk, olaydan haberi yokmus gibi, bu konuda ne düsündügünü açiklamak için agzini açmadi, adalet son sözünü söyleyinceye dek sustu. Atatürk'ün bu suskunlugu çesitli yorumlara ugramisti, kimi "bu üzüntülü olayi anmak istemiyor", dedi; kimi de "bunun dogru olduguna inanmiyor" diye düsündü. -------------------------------------------------------------------------------- Samsun gezisi Serbest firka'nin kurulusu ve kaldirilisi : Gazi, 1930 yilinin kasim’inda kayseri yönünde trenle yurt gezisine çikmisti. Yol arkadaslarina ilk sordugu soru; "serbest firka'yi kapatmakla iyi mi ettik?" idi. Tabii herkes "iyi oldu" diyordu. Ama bu soru bütün gezi boyunca sürecekti. Sonunda 22 kasim 1930'da gazi samsun'a varmisti. Samsun'da olaganüstü önlemler alinmistir. Halk asker kordonlarinin arkasina sinmistir. Aksam ziyafet verilir. Ama masada kenti temsil eden hiç kimse yoktur. (bosnakzade ahmet bey). "belediye baskani nerede? Nasil olur? Kentlerine konuk geldik" diye sorar belediye baskani serbest firka’li oldugu için vali tarafindan davet edilmemistir. Hemen belediye baskani’ni bulup masaya getirirler. Söz serbest firka'dan açilir. Gazi serbest firka'nin kendinden beklenen isleri göremeyecegi, memlekette gericiligin ve inkilap disi akimlarin bundan yararlanacagi düsüncesi ile serbest firka'nin kapatildigini anlatir ve sonunda belediye baskani’na dönerek der ki; "simdi baskan bey, siz de artik kaldirilmis olan bir partinin belediye baskani olarak görevinizi sürdürmek istemezsiniz, degil mi? Istifa ediniz" ama belediye baskani’nin yaniti baskadir. "pasam, ben serbest firka'yi temsil etmiyorum. Bu seçim halkin bana karsi bir güveni seklinde ortaya çikmistir. Eger bu görevden istifa edersem, halkin gösterdigi yakinliga ve güvenine karsi gelmis olurum." Gazi sakin bir sesle : "düsündügünüz dogru. Dilediginiz gibi olsun." yanitini verir. 12 eylül 1929 tarihinde ankara’da paris büyükelçisi fethi okyar’a cumhurbaskanligi genel sekreteri tevfik biyiklioglun’dan bir telgraf gider: “reisicumhur hazretleri fransiz hukuk fakültelerinde okutulan derslere ait kitaplarla en mufassal ve yüksek bir umumi tarihi zat-i alilerinden rica etmektedir.” Fethi bey, üç gün içinde kitaplari gönderir, arkadan yeni siparisler gelir, ernest lavisse ve alfret rambaud’un 12 ciltlik “histoire generale des peoples et des civilisations” kitabi istenir, fethi okyar bunlari da gönderir. 18 kasim 1929’da büyükelçi’ye, çankaya’dan bir mektup gelir: “dün ernest lavisse’in on iki ciltlik tarih-i umumisi geldi. Yalniz tarih-i kadim’e ait kismi yok, yani milattan sonra basliyor. Bunu ikmal edecek kisimin da lütuf buyurulmasini reisicumhur hazretleri rica ediyorlar.(...) Yalniz bunlarin bedeli bir hayli tutsa gerektir. Tasfiye edilmek üzere bedelinin is’arini istirham ederim. Pasa hazretleri, sonra bir daha kitap istemeye yüzümüz olmaz, diyorlar. Reisicumhur hazretleri muhabbetle gözlerinden öpüyorlar efendim.” Fethi bey, atatürk’ün çok yakin arkadasidir, kitaplarin bedelini seve seve ödeyebilir, ama atatürk bunu istemez, fatura gelir, kitaplarin bedeli paris’e gönderilir. 1930’da fethi okyar, merkeze döner, paris büyükelçiligi’ne münir ertegün atanir, atatürk’ün kitap siparisleri devam eder, genel sekreter, rene grousset’nin iki ciltlik “historie de i’ektreme orient” adli kitabini ister. Kitap hemen gönderilir..... Devamini bilal simsir söyle anlatir: “münir bey, hemen kitabi postalar. Kitabin 571 frank, 80 santim tutarindaki faturasini da disisleri bakanligi’na yollar. Büyük bir hukukçu olan münir bey, büyükelçilik ve bakanlik bütçesinden cumhurbaskani için harcama yapilamayacagini herhalde bilir. Ama, belki, gazi için bir kerecik çignesek ne çikar, diye düsünmüstür. Bu yüzden disisleri bakanligi ve sayistay kendisinden hesap soracak degildi ya. Gazi denince akan sular dururdu.” Ama büyükelçi yanilmaktadir, çankaya’nin böyle seylere tahammülü yoktur. Hatta büyükelçi, disisleri’nin kitap, brosür tahsisati vardir, fatura bakanliga gönderilmis, bedeli o tahsisattan ödenmistir, dese bile... Çankaya faturalari disisleri bakanligi’ndan alir, 571 frank, 80 santim is bankasi araciligiyla paris’e gönderilir. Saniga yükletilen suç yargi yerinde ispat edilemedigi için adam aklandi. Iste, yargiç kararini bu yolda verdikten sonradir ki atatürk bu konuda agzini ilk ve son kez olarak açti ve yalniz sunu dedi : - suça yeltenilmistir, ancak yargiç buna kanacak ölçüde kanit bulmus degildir. Mehmet ali agakay, -------------------------------------------------------------------------------- Atatürk sovyet elçisine: “asla bolsevik olmayacagiz” dedi. Ankara’nin subat ayina tesadüf eden oldukça soguk ve karli bir gecesi idi. Ankara kulübünde bir balo tertip edilmistir. O zamanin bütün mümtaz simalari orada idiler. Saat henüz 12‘ye gelmemisti. Herkesin kalbinde ani bir heyecan uyandiran mes’ut bir haber baloya yayildi: - gazi pasa baloya geliyorlar !. Rus sefarethanesinde imisler, oradan baloya geliyorlar. O zamanki rus sefiri de baloya gelmisti. Bir aralik sefir, salonunun ortasina dogru ilerlemekte olan gaziye yaklasarak fransizca: Ekselans dedi, sizi çok seviyorum, hürmetim sonsuzdur; çünkü müsterek bir gaye ugrunda varligini kurtarmaga çalisan milletleriz. Türkiye’nin en büyük halaskari ve banisi olan sizi müsaade ederseniz bir kere öpmek serefini kazanabilir miyim?... Atatürk evvela gülerek elini uzatti, sonra o da elçiyi öptü. Büyük ve kiymetli atamiz bu çesit eglence yerlerinde dahi memleketin menfaat ve siyasetini göz önünden bir an uzak tutmazdi. Onun için bütün yabanci gazete muhabirlerinin huzurunda su cümlelerle sefirin sözlerini cevaplandirdi: - ekselans, gösterdiginiz sevgi hareketinden ve sözlerinizden çok mütehassis oldum. Tesekkür ederim. Bu iki millet ilelebet dost kalmalidir. Yalniz suna dikkat ediniz, her zaman dost olmak arzumuza ragmen asla bolsevik olmayacagiz ! -------------------------------------------------------------------------------- Ikimiz de "gazi"yiz... Bir tarihte eskisehir'i ziyaretinde; yakin köylerde gezinti yaparken, asirlik çinarlarin gölgesine siginmis bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu. Salih bozok'a; - bu çinarlari hatirliyorum... Dedi; zaferden sonra bir gün yolum düsmüstü!... Eski hatiralari bir an tekrar yasatmak için; araba dan inip, büyük bir tevuzuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu. Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikrami olan ayrani temiz bardaklar içinde getirince ügaziü pek memnun oldu. Yasli kahveciye sordu: - adin ne?... - yusuf!... - buralarda geçmis harbi hatirlar misin?... - nasil hatirlamam, pasam?... Maiyetinde çavustum!... - maiyetimde mi... Bütün kuvvetlerin bas kumandani degil miydin, pasam!... Hep emrinde savastik. Büyük kurtarici zeki köylüyü takdir etmisti. Aferin; gazi yusuf çavus!... Deyince, eski asker el bugladi: - estagfurullah, pasam!... Gazi sizsiniz!... - rütbe baska... Fakat harpten dönmüs iki asker olmamiz sifatiyle ikimiz de "gazi"yiz!... Ve tepside duran ayran bardaklarindan birini bizzat eliyle çavusa vermek lütfunu göstererek, ilave etti: - serefine gazi yusuf çavus!... - serefte daim ol pasam!... Aglamaktan ayrani içemeyen kahveciye, o zamanin çok parasi olan bir yüzlük verip gülümsedi: - allahaismarladik, silah arkadasim!... -------------------------------------------------------------------------------- Konya isyaninda Konya isyanini müteakip konya'ya gelen atatürk sinirli ve üzgündü. Sehrin ileri gelenleriyle belediye salonunda konusurken elindeki yanar sigarayi bir aralik iki parmagi arasina almis ve atesi parmak malari arasinda ezerek söndürmüs ve söyle demisti: Ates nerede çikarsa çiksin, iki parmagimin arasinda böyle ezecegim !... -------------------------------------------------------------------------------- I.Dünya Savaşı Sırasında... Atatürk; l.Dünya savaşı sırasında , 30 HAZİRAN -28 TEMMUZ 1918 günleri arası tehlikeli bir biçimde bozulan sağlığına kavuşmak için Karlsbat ‘da bulunmaktadır. Karlsbat’ da Türkçe ve Fransızca olarak günlük anılarını yazar. Atatürk Karlsbat ‘da daha önceden tanıştığı ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Bey’ le (YALÇIN ) rastlaşır. Birden bir anısını anımsar ve defterine yazar. 24 TEMMUZ 1908 ‘de Hürriyetin ilanından sonra bir Yunan Gazetesinde Türk Ordusunu ağır aşağılayan ( Hakaret eden) bir makale yayınlanır. Devlet, siyasal yetki ve o zaman ki basın bu ağır aşağılamaya hiçbir tepki göstermez.Yalnız Hüseyin Cahit Bey bu ağır aşağılamaya bir yazı ile karşılık verir. Bu nedenden ötürü Türk Subayları Selanik Ordu Evinde Hüseyin Cahit Beye bir “altın kalem” armağan etmek için bir tören düzenler.Bu töreni düzenleyenlerin başında Atatürk‘ün Harbiye ‘den sınıf arkadaşı emekli yüzbaşı Tahsin Bey vardır. Tahsin Bey Selanik ‘de “Silah” isimli bir gazete yayınlanmaktadır. Tahsin Bey’in ünlü takma ismi “Silahçı Tahsin” dir. O sırada kıdemli yüzbaşı olan Atatürk yunanlı yazarın yazısını okumamıştır. Görkemli törende Silahçı Tahsin Bey; Yunanlı yazar hakkında; küfürlü, aşağılayıcı, çok coşkulu bir konuşma yapar. Atatürk Silahçı Tahsin ‘in konuşmasını beğenmez. Atatürk töreni yöneten lll. Ordu komutanından izin alarak şu konuşmayı yapar: “Tahsin Bey : eğer bir Yunan gazetesi Türk Ordusunu aşağılamışsa, bu olayı Hüseyin Cahit Bey’in karşıt bir makale yazması kapatamaz. Sorunu ciddi olarak çözümlemek zorunludur. Devletimizin bu konuda resmi bir karşılık vermesi gerekir. Bu girişimden ayrı olarak Türk Ordusunun üzüntüsü ve tepkisini göstermek için, bence Hüseyin Cahit Bey’in makalesinin hiçbir etkisi olamaz. Olağan üstülük şöyle olur. Örneğin; sizin gibi kahraman bir ordu üyesi, kalkar Atina’ya gider. Bu gidişi hem kişisel olarak yaparsanız , hem de Türk Ordusunun aşağılanmayı kabul etmeyen bir üyesi olarak yaparsanız. Türk ordusunu aşağılayan makaleyi yazan yazarı ve bu yazıyı yayınlayan gazetenin sorumlu yazı işleri müdürünü Atina’da bulursunuz. Onları düelloya davet edersiniz. Yazar ve sorumlu yayın müdürü düello davetinizi kabul etmezlerse , onları orada Atina’da vurursunuz. Sonra da, gider polise teslim olursunuz. Böylece hem Türk Ordusunun şeref ve onurunu kurtarırsınız , hem de bu yolda her çeşit sonuca katlanırsınız.” -------------------------------------------------------------------------------- GAZİYE PEYNİR GETİREN TEYZE Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına rasladık. Atatürk attan inerek bu ihiyar kadının yanına sokuldu. - Merhaba nine Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle; - Merhaba dedi. - Nereden gelip nereye gidiyorsun? Kadın şöyle bir duralayıp, - Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi? Paşa gülümsedi. - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin? Kadın başını salladı. - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği, atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim. - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni? - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da....Benim iki oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa. Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey. - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı? Kadını birden yüzü sertleşti. - Tövbe de bey tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki...O bizim vatanımızı gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı? Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm. Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek. Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı bulacağım yeri deyiver. Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı her halinden belliydi. Bana dönerek, - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır...Benim köylüm, benim vefalı Türk anamdır bu. Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu. İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri. Bunu Atatürk'e uzattı; - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye getirdim. Seversen gene yapıp getiririm. Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi. Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi; "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne götürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun." (Mustafa Kemal Nasıl "Atatürk" Oldu-Mustafa Bilge Işıktürk-s.34) ![]() ya bu dünya bir rüyaysa ya bizler bu rüyadan uyanamıyorsak bunun düş mü gerçek mi olduğunu nerden anlıyacağız kaçış nerde -------------------------------- enter the matrix PEACE OF WORLD EVANESCENCE GURUBU ANTİ-FAŞİST |