Arkasokak Logo






Forum Arkasokak > KÜLTÜR & SANAT & EĞİTİM > Felsefe & Psikoloji » Bertrand Russell- Sorgulayan Denemeler

Bertrand Russell- Sorgulayan Denemeler

Felsefe & Psikoloji icinde Bertrand Russell- Sorgulayan Denemeler konusu , ...


Cevap
  #1  
Eski 30-12-2005, 07:36 PM
zirzop kullanıcısının avatarı
Asil Üye
 
Giriş: Oct 2005
Konum: Gorkiparktan
Mesaj: 530
zirzop is a jewel in the roughzirzop is a jewel in the roughzirzop is a jewel in the rough
Karizma Bertrand Russell- Sorgulayan Denemeler

Düşler ve Gerçekler

1

Arzularımızın inanışlarımız üzerindeki etkisi herkesçe bilinen ve gözlenen
bir olgudur; ancak bu etkinin niteliği çoğu zaman yanlış algılanır. İnançlarımızın
büyük bölümünün bazı rasyonel temellere dayandığını; arzunun ise yalnız arada
bir işi karıştırdığını varsaymak alışkanlık haline gelmiştir.
Bunun tam karşıtı gerçeğe daha yakın olsa gerek. Günlük yaşamla ilgili
inançlarımızın büyük bir bölümü arzularımızın şekilleşmesinden ibarettir; ancak
orada burada bazı izole noktalarda, gerçeğin sert darbesiyle doğru yola yöneltilirler.
İnsan genelde bir düş aleminde yaşar; dış dünyadan gelen aşırı zorlayıcı bir
etkiyle bir an için uyanır; ancak çok geçmeden düş aleminin tatlı uykusuna
yeniden dalar. Freud geceleri gördüğümüz düşlerin, büyük ölçüde, arzularımızın
görüntü şeklinde gerçekleşmesi olduğunu göstermiş; bunun, gündüz gördüğümüz
düşler için de aynı ölçüde doğru olduğunu söylemiştir. İnançlar dediğimiz
gündüz düşlerini de buna eklemesi yerinde olurdu.

Doğru olduğuna inandığımız şeylerin bu rasyonel olmayan kökenini göz önüne
serecek üç yöntem vardır: deli ve isterik kişilerin incelenmesinden yola
çıkıp, giderek bu hastaların temelde normal sağlıklı kişilerden pek az farklı
olduğunu ortaya koyan p***analiz yöntemi; ikincisi, en değerli
görüşlerimizin rasyonel kanıtlarının ne kadar zayıf olduklarını gösteren
kuşkucu filozofların yöntemi; son olarak da, insanları genel olarak gözlemleme
yöntemi. Ben yalnız bu sonuncusu üzerinde duracağım.

Antropologların uzun çalışmalarından öğrendiğimize göre, en ilkel insanlar
anlamadıklarının farkında oldukları olaylarla karşılaştıklarında cahilliklerinin
bilinci içinde çırpınıp durmazlar; tersine, bütün önemli eylemlerini
yönetecek ölçüde sıkıca bağlandıkları sayısız inançları vardır. Bir
hayvanın veya savaşçının etini yemekle, kurbanın yaşarken sahip olduğu
erdemleri elde edebileceklerine inanırlar. Birçoğu, kabile reisinin adını
ağızlarına almanın insanı hemen öldürecek büyük bir günah olduğuna inanır,
hatta ismin bir hece olarak yer aldığı bütün sözcükleri değiştirecek kadar
ileri giderler. Örneğin John adında bir kralınız varsa Jonquil yerine George-quil
veya dungeon yerine dun-george demeniz gerekir. Tarım düzeyine geldiklerinde
yiyecek üretimi nedeniyle hava durumu önem kazanıyor; bazı büyülerin yağmur
getireceğine veya ufak ateşler yakmakla güneş açacağına inanılıyor. Bir kişi
öldürüldüğünde kanının veya hayaletinin öç almak için öldüreni izlediğine,
onun ancak yüzü kırmızıya boyama veya matem tutma gibi basit yöntemlerle
aldatılabileceğine inanıyorları. Bu inancın ilk bölümünün öldürülmekten
korkanlardan, ikinci bölümünün de öldürenlerden kaynaklandığı açıkça
görülüyor.

Rasyonel olmayan inançlar ilkel insanlara özgü değildir. İnsan ırkının
büyük bir bölümü bizimkilerden farklı olan, bu nedenle de doğal olarak, aslı
esası bulunmayan dinsel inançlara sahiptir.

Önyargısız herhangi bir insan için rasyonel bir sonuca varmanın olanaksız
olduğu birçok konuda politikayla ilgilenen ama politikacı olmayan kişiler
çok güçlü kanılara sahiptirler.

Çekişmeli bir seçimde görev alan gönüllüler hep kendi taraflarının
kazanacağına inanırlar; kaybetme olasılığına işaret eden birçok neden bulunmasının
bir önemi yoktur. 1914 sonbaharında Alman ulusunun çok büyük bir bölümünün
Almanya'nın zaferinden kesinlikle emin olduğu kuşku ***ürmez. Bu örnekte
gerçek işe karışmış, düşleri altüst etmiştir. Alman olmayan bütün tarihçilerin
önümüzdeki yüz yıl boyunca yazmaları önlenebilseydi yine düşler canlanır,
sadece başlangıçtaki zaferler anımsanır ve savaşın sonunda yaşanan felaketler
unutulurdu.

Nezaket, bir kişinin, kendisinin veya çevresindekilerin meziyetlerine
ilişkin görüşlerine saygılı olma alışkanlığıdır. Herkes, her gittiği yerde,
rahatlatıcı bir kanılar bulutu ile sarılmıştır; bu kanılar, yazın uçuşan
sinekler gibi, kendisiyle beraber hareket eder. Bunların bazıları kişiseldir;
kişiye, kendi erdemlerinden ve üstünlüklerinden, arkadaşlarının sevgisiden ve
tanıdıklarının saygısından, mesleğinin parlak geleceğinden, pek iyi olmayan
sağlığına karşın tükenmeyen enerjisinden söz ederler. Onun ardından ailesinin
olağanüstü yüceliği hakkındaki inançlar gelir: babasının şimdilerde ender
rastlanan dürüstlüğü ve çocuklarının şimdiki modern ana-babalarda bulunmayan
bir disiplinle yetiştirmiş olması; oğullarının okul sporlarında herkesi nasıl
geride bıraktığı; kızının kendini uygunsuz bir evliliğe atacak kızlardan
olmadığı gibi. Daha sonra, ait olduğu toplumsal sınıf hakkındaki inançları
gelir. Toplumdaki konumuna bağlı olarak bu sınıf bütün sınıflar içinde ya
sosyal açıdan en iyisidir; ya en bilgilisidir, ya da ahlak yönünden en
değerlisidir -her ne kadar bu değerlerden birincisinin ikincisinden,
ikincisinin de üçüncüsünden daha çok aranılan nitelikler olduğu konusunda
herkes hemfikir ise de. Ulus konusunda da, hemen herkes kendi ulusu hakkında
rahatlatıcı kuruntular besler. "Yabancı uluslar ne yazık ki ısrarla kendi
bildikleri gibi davranıyorlar." Mr. Podsnap bu sözleriyle insan kalbinin en
köklü duygularından birini dile getirmiş oluyordu.

Son olarak da genel olarak insanlığı, mutlak olarak veya karşılaştırmayla
"hayvani yaratıklar"dan üstün tutan kuramlara geliyoruz: İnsanın ruhu vardır,
ama hayvanın yoktur; insan "rasyonel bir hayvan"dır. Aşırı acımasız veya
anormal bir eylem "hayvan gibi", veya "vahşi" olarak nitelenir (halbuki böyle
eylemler kesinlikle insanlara özgüdür, Tanrı insanı kendi görüntüsünden yarattı
ve evrenin nihai amacı İnsan'ın mutluluğudur.

Böylece, bizi rahatlatan aşamalı bir inançlar dizisine sahip bulunuyoruz:
kişiye ait olanlar, ailesi ile paylaştıkları, sınıfında veya ulusunda yaygın
olanlar, son olarak da bütün insanlığa aynı ölçüde hoş gelenler. Bir kimseyle
iyi ilişkilerimiz olmasını istiyorsak onun inandıklarına saygı göstermemiz
beklenir. Bu nedenle de insanların yüzlerine karşı, arkalarından konuştuğumuz
gibi konuşmayız. Bu fark, onların bizim kişiliğimizden olan farkları arttıkça
daha da belirginleşir. Kardeşimizle konuşurken ana-babalar konusunda bilinçli
bir nezaket göstermeye gerek görmeyiz. Yabancı ülke insanlarıyla konuşurken
nazik olma gereği doruk noktasındadır ve yalnız kendi vatandaşlarına alışık
olanlara dayanılmaz ölçüde sıkıcı gelir.

Bir keresinde, ülkesinden hiç çıkmamış bir Amerikalıya İngiliz Anayasası'nın
birkaç önemsiz noktada Amerikalılarınkinden daha iyi olabileceğini
söylemiştim. Hemen büyük bir öfkeye kapıldı; bu türden bir düşünceyi daha
önce hiç duymamış olduğundan, bir kimsenin gerçekten böyle bir şey
düşünebileceğini aklı almamıştı. İkimiz de nezaketi ihmal etmiştik; sonuç da
bir felaket olmuştu.

Sosyal amaçlı toplantılarda nezakette kusur her ne kadar hoş değilse de
mitleri yok etme bakımından çok yararlıdır. Doğal kanılarımızı düzeltmenin
iki yolu vardır; biri, zehirli bir mantarı yenebilir bir mantar sanıp sonuçta
acı çekmek gibi, gerçekle yüzleşmek; diğeri de kanılarımızın, gerçek olgulara
değil, diğer insanların inançlarına ters düşmesi durumudur. Bazıları domuz
eti yemenin helal, dana eti yemenin haram olduğunu düşünür; başkaları ise tam
tersine inanır. Bu görüş ayrılığı çoğu zaman kan dökülmesine yol açmıştır.
İkisinin de belki gerçekten günah olmadığı yolunda rasyonel bir görüş yavaş
yavaş oluşmaya başlamış bulunuyor. Nezaket ile yakından bağıntılı olan
alçakgönüllülük, kendimizi ve kendimizde olan şeyleri, karşımızdakilerden
veya onlarda bulunan şeylerden üstün tutmuyor gibi davranmayı gerektirir.
Bu hüner sadece Çin'de tam olarak anlaşılmıştır.

Bana anlattıklarına göre, Çin'de bir Mandarin'e karısının ve çocuklarının
sağlığını sorarsanız size şöyle cevap verirmiş: "Zatıalilerinin sormaya tenezzül
buyurdukları o pasaklı aşağılık kadın ve iğrenç yumurcakları tam bir sağlık
içindedirler." Ne var ki, böyle incelikler sakin ve dingin bir yaşam
tarzı gerektirir; iş ve politika dünyasının hızlı ve önemli ilişkilerinde ise
bu olanaksızdır. Başka insanlarla olan ilişkiler, en başarılı olan kişiler
dışında kalan herkesin mitlerini birer birer yıkmaktadır. Kişisel övünçleri
kardeşler, aile övünçlerini okul arkadaşları, sınıfsal övünçleri politika,
milli övünçleri de savaşlar ve ticari başarısızlıklar ortadan kaldırmaktadır.
Ancak insan olmanın övüncü varlığını sürdürür; ve sosyal sohbetler sırasında,
mit-yaratma yetisi bu alanda serbestçe at koşturur. Bilim bu tür hayallerin
düzeltilmesinde bir ölçüde etkilidir. Ancak bu düzeltme hiçbir zaman
kısmi olmaktan öteye gidemez; çünkü biraz safdillik olmazsa bilimin kendisi
de çöker.

2

İnsanların kişisel ve sınıfsal düşleri gülünç olabilir; ancak toplumsal
düşler insanlık çemberi dışına çıkamayan bizler için hüzün vericidir. Astronominin
ortaya koyduğu Evren çok büyüktür. Teleskopla gördüklerimizin ötesinde daha
neler var, bilemiyoruz; ancak bilebildiğimiz kadarı akılalmaz büyüklüktedir.
Samanyolu bu bilinebilen evrende çok küçük bir yer kaplar. Bu ufak bölümün
içindeki Güneş Sistemi sonsuz küçüklükte minik bir benek, gezegenimiz ise
beneğin mikroskopik bir noktasıdır. Bu nokta üzerinde, karmaşık yapılı ve
kendilerine özgü fiziksel ve kimyasal özellikleri olan, su ve saf olmayan
karbon karışımı minik topaklar birkaç yıl sürüklenir durur; ta ki bileşimi
oluşturan elementlere tekrar ayrılıp yok olana kadar. Vakitlerini iki iş
arasında bölüştürürler: kendilerinin yok olma anını ertelemek ve telaşlı bir
çaba ile, kendi türlerinden olan başkaları için bu anı çabuklaştırmak. Doğal
sarsıntılar belirli aralıklarla binlercesini, hatta milyonlarcasını yok eder;
hastalık daha birçoğunu vaktinden önce alıp ***ürür. Bu olaylar felaket olarak
değerlendirilir; ancak insanlar aynı yok edişi kendi çabalarıyla başarırlarsa
çok sevinir ve Tanrı'ya şükranlarını sunarlar. İnsan yaşamının fiziksel
olarak var olabileceği süre Güneş Sistemi'nin toplam ömrünün çok ufak bir
bölümüdür. Ancak insanların birbirlerini yok etme çabalarıyla, bu süre
dolmadan da kendi sonlarını getireceklerini düşündüren nedenler var. Dışarıdan
bakıldığında insan yaşamı böyle görünüyor.

Yaşama böyle bir bakışın dayanılmaz olduğunu, bunun, insanların var olmalarını
sağlayan içgüdüsel enerjiyi yok edeceğini söyleyenler var. Onların buldukları
kaçış yolu din ve felsefedir.

Dışdünya her ne kadar yabancı ve duyarsız görünse de, bizi teselli
edenlerin verdikleri güvenceye göre, görünüşteki bu çatışmaların gerisinde
bir uyum vardır. İlk nebuladan bu yana süregelen uzun gelişimin, en son aşama
olarak insanoğluna eriştiği varsayılmaktadır. Hamlet çok ünlü bir yapıttır;
ancak onu okuyanların pek azı Birinci Denizci'nin "Tanrı sizi kutsasın,
efendim" şeklindeki dört sözcükten oluşan rolünü anımsar. Yaşamdaki
tek uğraşları bu rolü oynamak olan bir topluluk düşünelim; onların Hamlet'lerle,
Horatio'larla, ve hatta Guildenstern'lerle hiç bir temasları olamayacak bir
şekilde izole edilmiş olduklarını varsayalım. Bu kişiler Birinci Denizci'nin
dört sözcüğünün bütün oyunun temelini oluşturduğu yolunda bir takım edebi
eleştiriler icadetmezler miydi? İçlerinden biri öteki rollerin de belki aynı
ölçüde önemli olabileceğini öne sürseydi, onu aşağılama veya dışlamayla
cezalandırma yoluna gitmezler miydi? Evrende insanoğlunun yaşamı Birinci
Denizci'nin Hamlet'te aldığı rolden çok daha az yer tutmaktadır. Ancak
sahnenin arkasındaki oyunun gerisini dinlememiz olanaksızdır; oyunun konusu
ve kişileri hakkında da çok az şey biliyoruz.

İnsanlık denince onun bir temsilcisi olarak daha çok kendimizi düşünürüz.
Bu nedenle de insanlık konusunda olumlu hisler besler, korunmasını önemli
buluruz. Nonkonformist (İngiltere Kilisesi'nden ayrılmış bir tarikatın mensubu.
(Ç.N.)) bakkal Mr. Jones kendisinin ölümsüzlüğe layık
olduğundan emindir; bunu kendisinden esirgeyecek bir evrenin de dayanılmaz
ölçüde kötü olduğu kanısındadır. Ancak şekere kum karıştıran ve pazar
günleri kiliseyi ihmal eden Anglikan (İngiltere Kilisesi mensubu. (Ç.N.))
rakibi Mr. Robinson'u düşündüğünde, evrenin gereğinden fazla merhametli davrandığı
görüşündedir. Mutluluğunun ek***siz olması, Mr. Robinson için yakılacak bir
cehennem ateşine bağlıdır. Bu şekilde hem insanın evrensel önemi korunmuş,
hem de dost ve düşman arasındaki yaşamsal farklılık evrensel merhametin zaafı yüzünden
ortadan kalkmamış olur. Mr. Robinson da aynı kanıdadır; ancak roller
değişmiş olarak. Sonuçta herkes mutludur.

Korpenik'ten önceki çağlarda insan-merkezli dünya görüşünü savunmak için
felsefi oyunlara gerek yoktu. Gök kubbesinin dünya çevresinde döndüğü gözle
görülüyordu; dünyada da insan, çevresindeki bütün hayvanlara hükmetmekteydi.
Ancak dünya merkezi konumunu yitirince insan da bulunduğu doruktan indirildi.
Bunun üzerine, bilimin "kabalığını" düzeltecek bir metafiziğe gerek duyuldu.
Bu görev de "idealist" denilen kişilerce yerine getirildi. Onlara göre
maddesel dünya gerçek olmayan bir görünümden ibarettir; gerçek olan ise Akıl
veya Ruh'tur; o, filozofun akıl ve ruhundan üstündür; tıpkı filozofun sıradan
insandan üstün olduğu gibi. "İnsanın evi gibisi yoktur" deyiminin tersine, bu
düşünürler bize her yerin kendi evimiz gibi olduğu güvencesi verirler. En iyi
olan her şeyimizde, yani söz konusu filozofla paylaştığımız her şeyde,
evrenle uyum içindeyiz. Hegel bize evrenin, onun dönemindeki Prusya Devleti'ne
benzediği güvencesini de verir; onun İngiliz ardılları da evreni daha çok iki
meclisli plütokratik bir demokrasiye benzetirler. Bu görüşler için
öne sürülen gerekçelerde, bunların insancıl özlemlerle olan bağıntısı, o
görüşün sahiplerinden bile gizlenecek biçimde kamufle edilmiştir: bu gerekçeler
görünüşte mantık ve önermelerin tartışılması gibi kuru kaynaklardan
çıkarılmıştır. Ancak hep tek bir doğrultuda yanlışlar yapılmış olması, özlemlerin
etkisini açığa vurmaktadır. Bir aritmetik toplaması yaparken insanın kendi
lehine yanlış yapması, aleyhine olanı yapmasından daha olasıdır. Bunun gibi,
bir kimsenin mantık yürütürken kendi özlemleri yönünde yanlışlar yapması,
özlemlerine ters olan yönde yanlışlar yapmasından daha olasıdır. Demek oluyor
ki, soyut düşünür olarak adlandırılan kişilerin incelenmesinde, kişiliklerinin
anahtarı yaptıkları yanlışlardan anlaşılabilir.

Çok kişi insanların icadettiği sistemlerin, gerçek olmasalar bile zararsız
ve rahatlatıcı olduklarını ve onlara dokunulmaması gerektiğini savunur. Ancak
onlar gerçekte zararsız değildirler ve insanları önlenebilecek acılara
katlanmaya yönelttikleri için getirdikleri rahatlık çok pahalıya malolmaktadır.
Yaşamdaki kötülükler kısmen doğal nedenlerden, kısmen de insanların birbirlerine
olan düşmanlığından kaynaklanmaktadır.

Eskiden rekabet ve savaşlar, yiyecek sağlamak için gerekliydi; bu
yiyecekler de sadece galip gelenlerce elde edilebiliyordu. Şimdi bilim
sayesinde doğal güçlere egemen olma yoluna girildiğine göre, insanlar
birbirlerini yenmek yerine kendilerini doğayı fethetmeye adarlarsa herkes
daha rahat ve mutlu olur. Doğanın bir dost, bazen de başka insanlarla
kavgalarımızda bir müttefik olarak takdim edilmesi, insanın dünyadaki gerçek
konumunu belirsizleştirmekte ve insanoğlunun kalıcı mutluluğunu sağlayacak
yegane savaşım olan bilimsel güç arayışına giden çabaları saptırmaktadır.
Bütün bu faydacı gerekçeler yanında gerçekdışı inançlara dayalı bir mutluluk
arayışının yüce ve yetkin bir yönü yoktur. Dünyadaki gerçek konumumuzu
korkusuzca algılamakta tam bir mutluluk, ve mit duvarları arkasına
saklananların görebileceklerinden çok daha canlı bir dram vardır.
Düşünce dünyasında, kendi fiziksel güçsüzlükleriyle yüzleşmeye hazır
olanların açılabilecekleri "engin denizler" vardır. Bütün bunlardan daha
önemli olarak da gün ışığını karartan, insanları kavgacı ve acımasız yapan
Korku'nun zulmünden kurtuluş vardır. Dünyadaki konumunu olduğu gibi görme
yürekliliği göstermeyen hiç kimse bu korkudan kurtulamaz; kendisine, kendi
küçüklüğünü görme olanağı vermeyen hiç kimse muktedir olduğu yüceliğe
erişemez.

Bilim Boş-İnanlı mıdır?

Modern yaşam iki yönden bilim temeline oturmaktadır. Hepimiz ekmek parası,
rahatımızı sağlayan araçlar ve eğlence gereksinimlerimizi karşılamada bir
bakıma bilimsel buluş ve keşiflere bağımlıyızdır. Öte yandan son üç
yüzyıl içinde bilimsel görüşle ilintili olan bazı zihinsel alışkanlıklar bir
avuç üstün yetenekli kişiden giderek toplumun büyük bir bölümüne
yayılmıştır. Yeterince uzun süreler gözönüne alındığında, bilimin bu iki
özelliğinin birbiriyle bağıntılı olduğu görülür; ancak her ikisi de,
ötekisi olmadan yüzyıllarca var olabilirler. Bilimsel düşünce tarzı
onsekizinci yüzyıl sonlarına kadar günlük yaşamı pek etkilemedi; çünkü
sınai teknolojide devrim yapan büyük buluşlara henüz yol açmamıştı. Öte
yandan, bilimin getirdiği yaşam tarzı, bilimin sadece pratikteki
bazı uygulamalarını öğrenmiş toplumlarca da benimsenebilir. Böyle toplumlar
başka yerlerde keşfedilmiş makineleri yapabilir, kullanabilir ve hatta
onlarda bazı ufak tefek gelişmeler gerçekleştirebilir. Ortak insanlık zekası
bir gün yozlaşsa bile, bilimin sağladığı teknik ve günlük yaşam, büyük
olasılıkla, nesiller boyu var olmayı sürdürebilir. Ancak bu durum sonsuza
dek süremez; çünkü eğer bir felaket sonucu ciddi şekilde zedelenirse bir daha
yerine gelmesi olanaksızdır.

Demek oluyor ki, olumlu ya da olumsuz, bilimsel görüş insanlık için önemli
bir konudur. Sanat alanında olduğu gibi bilimsel görüşün kendisi de
iki yönlüdür. Yaratanlar ile değerlendirenler aynı kişiler değildir ve
birbirinden farklı zihinsel alışkanlıklar gereksinirler. Her yaratıcı gibi
bilimsel yaratıcı da entellektüel bir yolla ifade edilen güçlü duygulardan
esinlenir; bu ifade açıklanmamış bir inancı da içerir; eğer bu inanç olmasa
bilimci belki de pek bir şey başaramaz. Değerlendiricinin böyle bir inanca
gereksinimi yoktur; o her şeyi yerli yerinde görür; kendince gerekli
noktaları değerlendirir; belki de yaratıcıyı kendisine kıyasla kaba ve ilkel
bir kişi olarak düşünür. Uygarlık daha yaygın ve daha olağan bir aşamaya
geldiğinde değerlendirenin düşünce tarzında, yaratıcı olabilecek kişilere
karşı bir hükmetme eğilimi başgösterir. Sonuçta söz konusu uygarlık Bizanslaşır
ve geriye dönük bir hal alır. Bilimde bu tür bir gelişim başlamakta gibi
görünüyor. Öncülere güç veren inanç, özünden çürümeye başlamıştır.

Rusya, Japonya ve Yeni Çin gibi Uzakdoğu ülkeleri bilimi hala onyedinci
yüzyıldaki çoşku ile karşılamaktadır. Batılı uluslar halklarının çoğunluğu
da böyledir. Ancak başrahipler, kendilerinin resmen adandıkları bu ibadetten
artık usanmaya başlamışlardır. Vaktiyle dinibütün genç Luther,
hastalıktan kurtulmak için Kapitol'de Jüpiter'e kendi adına öküz kurban
edilmesine ses çıkarmayan serbest-düşünceli Papa'ya saygılarını sunmuştu.
Bunun gibi, günümüzde de kültür odaklarından uzakta olanlar bilime, onun
kahinlerinin artık duymadıkları saygıyı beslemektedir. Bolşeviklerin
"bilimsel" maddeciliği de, vaktiyle ilk dönem Alman Protestanlarında olduğu
gibi, bu sofuluğu dost düşman herkesin yenilik sayacağı bir şekil içinde
devam ettirmeye yönelik bir çabadır.

Ancak onların Newton'un öğretilerine hararetle ve harfi harfine bağlı
olmaları, Batı'nın "burjuva" bilimcileri arasında kuşkuculuğun yayılmasını
hızlandırmaktan başka sonuç vermemiştir. Tennessee gibi, devletin bilim-öncesi
bir aşamada kalmış olduğu yerler dışında, bilim devlet tarafından tanınan ve
teşvik edilen bir faaliyet olarak siyasal açıdan tutucu bir nitelik almıştır.
Günümüz bilimadamlarının çoğunluğunun temel imanı statükoyu korumanın önemine
dayanmaktadır. Bunun sonucunda bilim için hakettiğinden fazlasını ileri
sürmemek ve diğer tutucu güçlerin, örneğin dinin, istemlerini yerine getirmek
konularına aşırı yatkındırlar.

Ancak bu bilimciler büyük bir zorlukla karşı karşıyadırlar. Bilimcilerin
çoğunluğunun tutucu olmasına karşın bilim hala dünyadaki en hızlı değişim
aracıdır. Asya'daki, Afrika'daki ve Avrupa'nın sanayi toplumlarındaki
değişimin yol açtığı heyecan, tutucu görüşlü kişilerde çoğu kez hoşnutsuzluk
yaratmaktadır. Bundan da bilimin değeri konusunda, Büyük Rahiplerin
kuşkuculuğuna da katkıda bulunan tereddütler ortaya çıkmaktadır. Bu kadarla
kalsa önemli olmayabilirdi. Ancak durum gerçek-entellektüel sıkıntılarla
daha da ağırlaşmıştır. Bu zorlukların, eger aşılmazlarsa, bilimsel keşif
çağını sona erdirmeleri olasılığı vardır. Bu hemen bir anda oluverecek demek
istemiyorum. Rusya ve Asya, Batı'nın yitirmekte olduğu bilimsel imanı bir
yüzyıl daha sürdürebilirler. Ancak eninde sonunda, bu inanca karşı öne
sürülen savın reddedilemeyeceği ortaya çıkarsa bu, herhangi bir nedenle bir
an için, usanç duyan insanları ikna edecek, bu kimseler bir kere inandıktan
sonra da eski mutlu güvencelerine bir daha kavuşamayacaklardır. Bilimsel
imana karşı ileri sürülen bu sav, bu nedenle, büyük bir titizlikle incelenmelidir.

Bilimsel imandan söz ederken bilimin, esas itibariyle, doğru olduğu
yolundaki bir mantıksal sonucu kastetmiyorum. Daha az rasyonel olan ama
daha heyecan verici bir şeyi, yani kişinin büyük bir bilimsel kaşif olmasına
yol açan inanç ve duygular sistemini kastediyorum. Soru şudur: bilimsel
keşifler için gereken zihinsel güce sahip insanlar arasında bu türden duygu
ve inançlar var olmayı sürdürebilirler mi?

Yeni yayınlanmış çok ilginç iki kitap bize bu problemin yapısını anlamada
yardımcı olacaktır. Bunlar Burtt'un Metaphysical Foundations of Modern
Science (Modern Bilimin Metafiziksel Temelleri) (1924) ve Whitehead'in
Science and the Modern World (Bilim ve Çağdaş Dünya) (1926) adlı kitaplarıdır.
Bu kitapların ikisi de çağdaş dünyanır. Kopernik Galileo ve Newton'dan esinlenmiş
olduğu düşünce sistemlerini eleştirmektedir -birincisi hemen hemen tümüyle
tarihsel açıdan, ikincisi hem tarihsel hem de mantıksal açıdan. Dr. Whitehead'in
kitabı daha önemlidir; çünkü yalnız eleştirel değil, aynı zamanda yapıcıdır;
ayrıca geleceğin bilimi için, insanlığın bilimdışı özlemleri yönünden de
doyurucu olacak bir entellektüel temel bulmayı amaçlamaktadır. Dr. Whitehead'in
teorisinin hoş diyebileceğimiz bölümleri için öne sürdüğü mantıksal
argümanları kabul edemem. Bilimsel kavramların yeni bir entellektüel
yapılanmaya gereksinimi olduğunu kabul etmekle beraber bu yeni kavramların
entellektüel olmayan duygularımıza eskileri kadar itici geleceğini ve bu
nedenle yalnızca bilim lehinde güçlü önyargısı olanlarca kabul edilecekleri
yolundaki görüşe de katılıyorum. Şimdi ileri sürülen tezin ne olduğunu
görelim.

İşe tarihsel bakış açısıyla başlayalım. Dr. Whitehead "Nesneler arasında
düzen, özellikle de bir doğa düzeni'nin var olduğu hakkında yaygın bir
içgüdüsel inanç olmadan yaşayan bilim de olamaz," diyor. Ona göre bilim ancak
böyle bir inanca sahip olan insanlarca yaratılabilirdi; bu nedenle
de inancın başlangıçtaki kaynağı bilim-öncesi dönem olmalıydı. Bilimin
gelişmesi için gerekli olan karmaşık zihinsel yapının oluşmasında başka
öğelerin de katkısı olmuştu. Whitehead, Greklerin yaşama bakış açısının daha
çok dramatik olduğunu, bu nedenle de başlangıçtan çok sonu vurguladığını,
bunun da bilim açısından sakıncalı olduğu ileri sürüyor. Öte yandan, Grek
tragedyası, olayların doğa yasalarının zorunlu sonucu olarak ortaya
çıktığı yolundaki Kader kavramının oluşmasına yardımcı olmuştur. "Grek
tragedyasındaki Kader, çağdaş düşünce sisteminde Doğa düzenine dönüşmüştür."
Gerekirci (necessitarian) görüş Roma hukuku ile desteklenmiştir. Roma Devleti
(hiç olmazsa teoride), Doğulu despotlardan farklı olarak keyfi değil, önceden
belirlenmiş kurallara göre hareket etmişti. Bunun gibi, hıristiyanlık da
Tanrı'nın yasalar uyarınca hareket ettiği inancındaydı; her ne kadar bu
yasaları Tanrı'nın kendisi koysa da. Bütün bunlar bilimsel düşünce biçiminin
zorunlu bir ögesi olan Doğal Yasalar kavramının oluşmasını kolaylaştırmıştır.

Onaltıncı ve onyedinci yüzyıl öncülerinin çalışmalarını esinleyen
bilim-dışı inançlar Dr. Burtt tarafından övgüye değer bir biçimde ortaya
konmuştur; kendisi bunun için, pek az bilinen birçok orjinal kaynaktan
yararlanmıştır. Örneğin Kepler, gençliğinin kritik bir döneminde, Zerdüşt
dininden olanların Güneş'e tapma şeklindeki ibadetlerini kısmen benimsemiş
gibidir. "Özellikle Güneş'in tanrılaştırılması ve ona yaraşır konumun evrenin
merkezi olduğu yolundaki düşünceler Kepler'i, gençlik coşkusu ve coşkulu
hayal gücünün etkisiyle, yeni sistemi kabule yöneltmiştir." Bütün Rönesans
dönemi boyunca hıristiyanlığa karşı, esas itibariyle Pagan çağı uygarlığına
duyulan hayranlıktan kaynaklanan bir tür düşmanlık var olmuştur.
Bu düşmanlık, kural olarak açıkça dile getirilemediyse de örneğin, fiziksel
belirlenimcilik (determinizm) içerdiği gerekçesiyle Kilise'nin kınadığı
astrolojinin yeniden canlanmasına yol açmıştır.

Hıristiyanlığa karşı olan bu başkaldırı bilimle olduğu kadar boş-inanla
da ilintilidir ve Kepler örneğinde olduğu gibi bazen her ikisiyle de içiçedir.

Eskiçağ'da yaygın olmayan, Ortaçağ'da ise hiç görülmeyen çok önemli bir öğe
daha vardır: "çözülemeyen ve tekrarlanan" olgulara duyulan ilgi.
Rönesans öncesinde olgulara karşı merak duyulması kişilere özgüydü; örneğin
İmparator 2. Frederick ve Roger Bacon. Ancak Rönesans döneminde bu merak
aydınlar arasında birden yaygınlaştı. Montaigne'de bu, Doğal Yasalara ilgi
duymaksızın var olan bir meraktır; bu nedenle de Montaigne bir bilim adamı
değildir. Bilim uğraşı, kendine özgü bir genel ve özel ilgiler karışımını
içerir; özel durum, genel durumu aydınlatabileceği umuduyla incelenir.
Ortaçağ'da özel durumun, teorik olarak, genel ilkelerden çıkarılabileceği
düşünülürdü; Rönesans döneminde genel ilkeler gözden düştü ve eski çağlara
olan tutku özel olaylara karşı güçlü bir ilgiye yol açtı. Bu ilgi Grek, Roma
ve skolastik geleneklere göre eğitilmiş beyinlerde, sonunda Kepler ve Galileo
gibi bilimsel kişiliklerin ortaya çıkışını olanaklı kılan düşünsel atmosferi
yarattı. Doğaldır ki bu atmosfer onların çalışmalarını sarmalamış ve günümüzdeki
izleyicilerine kadar gelmiştir. "Bilim, kökenini Rönesans sonlarının tarihsel
başkaldırısından hiç ayırmamıştır; daha çok, ilkel bir inanca dayalı,
rasyonalizm-karşıtı bir hareket olarak sürmüştür. Gerek duyduğu uslamlama
sistemini, tümdengelim yöntemini uygulayan Grek rasyonalizminin yaşayan bir
yadigarı olan matematikten almıştır. Bilim felsefeyi reddeder.
Başka bir deyişle, inancını haklı kılmaya veya açıklamaya hiç gerek duymamış,
Hume'un onu yadsımasına da sessizce kayıtsız kalmıştır."

Emekleme dönemindeyken onu beslemiş olan boş-inanlardan ayırırsak bilim var
olmayı sürdürebilir mi? Bilimin felsefeye karşı gösterdiği kayıtsızlık,
kuşkusuz, bilimin şaşırtıcı başarısı nedeniyledir. Bilim, insanın güçlü
olduğu duygusunu kuvvetlendirmiş; bu nedenle de, teolojik geleneklerle kimi
zaman çatışmasına karşın, genelde iyi kabul görmüştür. Ancak son zamanlarda,
kendi iç sorunları onu felsefeyle ilgilenmeye yöneltmiştir. Bu, özellikle
uzay ve zamanı bir uzay-zaman düzeninde birleştiren görecelik teorisi için
söz konusu olmuştur. Bunun yanısıra, sürekli olmayan harekete gereksinimi
varmış gibi görünen kuantum teorisi için de geçerlidir. Yine, bir başka
alanda, fizyoloji ve biyokimya, felsefeyi canalıcı bir noktasında tehdit eden
p***olojinin alanına el uzatmaktadır. Dr. Watson'un davranışçılığı bu
saldırının bir öncü kuvvetini oluşturmakta; felsefi gelenek için saygılı
sayılamayacak şeyler içermekte; buna karşın kendine özgü yeni bir felsefeye
de gerek duymaktadır. Bütün bu nedenlerden dolayı bilim ve felsefenin bu
soğuk savaşı sürdürmeleri artık olanaksızdır; düşman ya da dost olmak
zorundadırlar. Bilim, temelleri konusunda felsefenin ona yönelttiği soruları
yanıtlayamazsa dost olamazlar. Dost olmaları durumunda ise birbirlerini yok
ederler; yalnız birinin tek başına alana egemen olması artık olanaksızdır.

Bilimin felsefi açıdan kendini kanıtlaması için Dr. Whitehead iki şey
önermektedir. Bir yandan yeni bazı kavramlar ortaya atmaktadır ki onlar
sayesinde görecelik ve kuantum fiziği, eski katımadde kavramında yapılacak
bölük pörçük değişikliklerle elde edilecek sonuçlara göre, zihinsel
bakımdan daha doyurucu olan bir yapılanma olanağı bulacaktır. Eserin bu
bölümü henüz arzu edilen ölçüde geliştirilmiş olmamakla beraber geniş
anlamıyla bilim kapsamına girmektedir ve bizleri bazı olgular hakkındaki
teorik bir yorumu bir başkasına tercih etmeye yönelten alışılmış
kanıtlama yöntemine de olanak vermektedir.

Tekniğinin zor olduğunu belirtmek dışında bu konuya değinmeyeceğim. Şu
anda ilgilendiğimiz konu yönünden önemli olan, Dr. Whitehead'in
eserinin daha felsefi olan bölümüdür. Bize sadece daha iyi bir bilim
önermekle yetinmeyip, aynı zamanda Hume'dan bu yana bir anlamda rasyonel
olmayan geleneksel bilimi rasyonel kılacak bir de felsefe öneriyor. Bu
felsefe temelde Bergson'unkine çok benzer. Burada karşılaştığım zorluk
şudur: Dr. Whitehead'in yeni kavramları, normal bilimsel ve mantıksal
sınamalara olanak veren formüllerle ifade ediliyorlarsa da öne sürdüğü
felsefeyi gerektirmiyorlar gibi görünüyor.

Bu nedenle felsefesi kendi içerdiği değerlere göre kabul edilmelidir. Onu,
eğer doğru ise, bilimi haklı kıldığı (justification) için kabul etmemeliyiz;
çünkü tartıştığımız sorun bilimin haklı kılınmasının olanaklı olup
olmadığıdır. Onu olduğu gibi, bize gerçekten doğru gelip gelmediği bakımından
incelemeliyiz; ancak bunda da kendimizi eski kargaşa ile yüzyüze buluyoruz.

Şimdi sadece tek bir nokta, ama çok önemli bir nokta üzerinde duracağım.
Bilindiği gibi Bergson geçmişin bellekte yaşamayı sürdürdüğü, hiç bir şeyin
asla gerçekten unutulmadığı kanısındadır. Bu noktalarda Dr. Whitehead onunla
hemfikir görünüyor. Bu şairane bir ifade olarak çok hoş olmakla
beraber, benim düşünüşüme göre, olayları bilimsel netlikle dile getirdiği
kabul edilemez. Geçmişteki bir olayı -diyelim ki Çin'e varışımı- anımsıyorsam,
yeniden Çin'e vardığımı söylemem sadece mecazi bir ifadedir. Anımsadığım
zaman bazı sözcükler ve imgeler belirir. Bunların anımsadığım şeylerle
nedensellik ve benzerlik ilişkisi vardır ve bu benzerlik genellikle mantıksal
yapı benzerliğinden öte bir şey değildir. Anının, geçmişteki olayın varlığını
sürdürmesi olduğunu söylesek bile bu, olayın kendisi ile anısı arasındaki
ilişki hakkındaki bilimsel soruya bir yanıt oluşturmaz. Çünkü öyle söylesek
bile, yine de, aradan geçen sürede olayın değiştiğini kabul etmek zorundayız;
bu sefer de değişimin hangi bilimsel yasalar uyarınca gerçekleştiği sorusuyla
karşı karşıya kalırız. Anıyı yeni bir olay olarak veya oldukça değişmiş eski
bir olay olarak adlandırmanın bilimsel problem açısından bir farkı yoktur.

Hume'dan bu yana bilim felsefesinde yer alan iki büyük skandal nedensellik
ve tümevarımdır. Bu iki yönteme hepimiz güveniriz; ancak Hume bu inancın
hiçbir rasyonel temele dayanmayan, bilinçsiz bir inanç olduğu yolunda bir
kanı uyandırmıştır. Dr. Whitehead kendi felsefesinin Hume'a bir yanıt olanağı
sağladığına inanıyor. Kant da aynı şeyi düşünmüştü. Ben her ikisini de kabul
edemiyorum. Ancak herkes gibi ben de bir yanıt olması gerektiğine inanmaktan
da kendimi alamıyorum. Bu durum derin bir rahatsızlık kaynağıdır; bilim ile
felsefe karıştırılmaya devam ettikçe rahatsızlık artacaktır. Bir yanıt
bulunabileceğini ummak durumdayız; ancak ben yanıtın bulunmuş olduğuna
inanamıyorum.

Bilim günümüzdeki durumuyla kısmen olumlu, kısmen de olumsuz olarak
düşünülebilir. Bize çevremizi düzenleme gücü vermesi ve küçük de olsa
önemli bir azınlık için zihinsel doyum olanağı sağlaması bakımından da
olumludur. Olumsuzdur; çünkü ne kadar maskelemeye çalışsak da insan
eylemlerini, teorik olarak, önceden tahmin etme olanağını içeren bir
gerekirciliği varsaymakta, bu bakımdan da sanki insanın gücünü azaltmaktadır.
Doğal olarak insanlar bilimin olumlu yönünü alıkoyup olumsuz yönünden
kurtulmayı arzular; ancak bunu başarma çabaları şimdiye dek boşa
çıkmıştır. Nedensellik ve tümevarıma inancımızın irrasyonel olduğunu
vurgularsak, bilimin doğru olup olmadığını bilmediğimiz ve bize onu olumlu
kılan, çevremize egemen olma olanağının her an yok olabileceği sonucuyla
karşılaşırız. Ancak bu sonuç tümüyle teorik olup, çağdaş bir insanın uygulamada
benimseyeceği birşey değildir. Öte yandan bilimsel yöntemin savlarını kabul
edersek nedensellik ve tümevarımın, herşeye olduğu gibi, insan iradesine de
uygulanabilir olduğunu kabulden kaçınamayız. Yirminci yüzyılda fizik,
fizyoloji ve p***oloji alanlarındaki gelişmeler bu sonucu güçlendirmektedir.
Sonunda öyle görünüyor ki, bilimin rasyonel kanıtlaması teorik olarak
yetersiz ise de, bilimin olumsuz yönlerini bırakıp olumlu olanlarını
alıkoymamızı sağlayan bir yöntem mevcut değildir. Durumun mantığıyla
yüzleşmekten kaçınarak kuşkusuz bunu başarabiliriz. Ancak o zaman dünyayı
anlamayı amaç edinmiş olan bilimsel keşif dürtüsünü de daha kaynağında
kurutmuş oluruz. Geleceğin bu karmaşık probleme daha doyurucu bir çözüm
getirmesini umalım.

İnsan Rasyonel Olabilir mi?

Kendimi hep bir rasyonalist olarak düşünürüm; ve bana göre bir rasyonalist,
insanların rasyonel olmasını isteyen kişidir. Rasyonellik günümüzde birtakım
sert eleştirilere uğramış bulunuyor; öyle ki, ne anlama geldiğinin bilinmesi,
bilinmesi durumunda da insanların elde edebilecekleri bir şey olup olmadığını
kestirmek zordur. Rasyonelliği tanımlama sorununun biri teorik, öteki de
pratik olmak üzere iki yönü vardır: Rasyonel düşünce nedir? Rasyonel
davranış nasıldır? Faydacılık (pragmatizm) kanıların irrasyonel olduğunu,
p***analiz de davranışların irrasyonel olduğunu vurgular.
Bu iki yaklaşım çoğu kimseyi, düşünce ve davranışların olumlu bir şekilde
uyum gösterecekleri ideal bir rasyonelliğin var olmadığı görüşüne yöneltmiştir.
Bu da şöyle bir sonuca yol açar görünmektedir: Eğer siz ve ben değişik
kanılara sahipsek, bunu tartışmanın ya da tarafsız bir kişinin hakemliğine
başvurmanın yararı yoktur. Yapabileceğimiz tek şey, parasal ve askeri gücümüz
ölçüsünde, etkili konuşma, reklam, ya da savaş yollarıyla birbirimizle
mücadele etmektir. Böyle bir bakış açısının çok tehlikeli, uzun dönemde ise
uygarlık için yokedici nitelikte olduğu kanısındayım. Bu nedenle, rasyonellik
idealinin, onu yok edeceği düşünülen fikirlerden etkilenmediğini, düşünce ve
yaşama bir yol gösterici olarak eskiden taşıdığı bütün önemi koruduğunu
göstermeye çalışacağım.

Önce kanıların rasyonelliğini ele alalım. Bunu, basit olarak, bir kanaate
varmadan önce, konuyla ilgili bütün kanıtları dikkate alma olarak tanımlıyorum.
Rasyonel bir kişi kesinliğin olanaklı olmadığı durumlarda olasılığı en kuvvetli
olan görüşe en büyük ağırlığı verir, yabana atılamayacak ölçüde olasılığı
olanları da varsayım olarak aklında tutar; çünkü bunların tercihini gerektiren
bazı kanıtlar sonradan ortaya çıkabilir. Doğaldır ki burada, gerçeklerin
ve olasılıkların çoğu durumda nesnel bir yöntemle -yani iki dikkatli kişiyi
aynı sonuca ***ürecek bir yöntemle- saptanabileceği varsayılmaktadır. Bu
varsayım sık sık sorgulanmaktadır. Çok kimse aklın tek işlevinin kişinin
kendi özlem ve gereksiniminin doyumunu kolaylaştırmak olduğunu söylemektedir.
Pelebs Ders Kitapları Komitesi'nin yayınladığı Outline of Psychology (P***olojinin
Anahatları) kitabında (sayfa 68) "Zihin her,seyden çok bir taraf tutma
aracıdır. İşlevi kişiye ya da türe yararlı olacak eylemlerin gerçekleşmesini
ve daha az yararlı olanlarının engellenmesini güven altına almaktır," denilmektedir.
Ancak aynı yazarlar yine aynı kitapta (sayfa 123) ve yine italik harflerle
"Marksistlerin inancı ile dinsel inanç arasındaki fark pek derinlerdedir;
dinsel inanç özlem ve gelenek temeline, diğeri ise nesnel gerçeklerin bilimsel
analizine dayanır," demektedirler. Eğer amaçları kendilerini Marksist inancı
seçmeye yönelten şeyin akıl olmadığını öne sürmek değilse, bu sözler akıl
için söylemiş oldukları sözlerle çelişmektedir. Amaçları ne olursa olsun
"nesnel gerçeklerin bilimsel analizinin" olanaklı olduğunu kabul ettiklerine
göre, nesnel anlamda rasyonel olan görüşlerin de olanaklı olduğunu kabul
etmeleri gerekir.

İrrasyonel bir bakış açısı öneren daha bilge yazarlar, örneğin faydacı
filozoflar, bu kadar kolay açık vermiyorlar. Onlar, kanılarımızın,
doğru olmaları için uymaları gereken nesnel gerçek diye bir şeyin var
olmadığını ileri sürüyorlar. Onlar için kanılar yalnızca varolma savaşında
kullandığımız silahlardır ve insanın yaşamını sürdürmesine yardımcı
olanlarına "doğru" denilmelidir. Bu görüş İ.S. altıncı yüzyılda, budizm
Japonya'ya ilk eriştiği zamanlar, Japonya'da yaygın olan görüştü. Yeni dinin
doğruluğundan kuşku duyan iktidar, deneme olarak, saray mensuplarından birine
bu dini kabul etmesini emretti; eğer bu kişi başkalarından daha başarılı
olursa yeni din herkesçe kabul edilecekti. Bu yöntem faydacıların bütün
din tartışmalarında -günümüze uyum sağlayacak değişikliklerle- benimsedikleri
yöntemdir; ancak ben, insanı zenginliğe, bütün öteki dinlerden daha çabuk
***ürdüğü anlaşılan Museviliğe geçen bir kimse duymadım.

Faydacılar "doğru"yu bu şekilde tanımlasalar da günlük yaşamda zaman zaman
ortaya çıkan ve bu denli incelikli olmayan sorunlarda hep çok değişik bir
standart uygularlar. Bir cinayet davasının jürisinde yer alan bir faydacı,
kanıtları herhangi bir insan gibi değerlendirecektir; ancak eğer kendisine
özgü ölçütü uygulayacak olsa, toplumda kimin idam edilmesinin daha karlı
olacağını düşünmesi gerekir. Tanım gereği o kişi cinayetin de suçlusudur;
çünkü başka birisinin değil de onun suçlu olduğuna inanmak daha yararlı, bu
nedenle de daha "doğru"dur. Bu tür faydacılık ne yazık ki bazen gerçekten
uygulanıyor. Amerika ve Rusya'da bu tanıma uygun "düzmece suçlamalar"
yapıldığını duymuştum. Ancak böyle durumlarda, gerçeği gizlemek için hiç bir
çaba esirgenmiyor; başarılı olunamazsa da rezalet çıkıyor. Gizleme için
gösterilen bu çaba, bir cinayet olayında polisin bile nesnel gerçeğe
inandığını göstermektedir. Bilimde aranan da bu türden -çok alelade ve tatsız-
bir nesnel gerçektir. İnsanlar, onu bulma umudunu taşıdığı sürece, dinde
aranan gerçek de bu türdendir. İnsanlar ancak dinin gerçek olduğunu doğrudan
kanıtlamaktan umut kestiği zamandır ki, onun sözümona yeni-moda bir anlamda
"gerçek" olduğunu kanıtlamaya koyulmuşlardır.

Genel olarak ifade etmek gerekirse, irrasyonalizm, yani nesnel gerçeği
yadsımak, hemen her zaman, hiçbir kanıtı olmayan birşeyde ısrar etmek; ya da
çok sağlam kanıtları olan birşeyi yadsımak arzusundan kaynaklanır. Ancak,
yatırım yapmak gibi, bir hizmetçi tutmak gibi pratik konularda hep nesnel
gerçeğe olan inanç egemen olur. Eğer herhangi bir konudaki inancımızın doğru
olup olmadığı gerçek olgularla sınanabiliyorsa, başka konularda da
aynı sınama yapılmalıdır. Bunun uygulanmadığı durumlar bizi bilinemezciliğe
(agnostisizme) ***ürür.

Konuları göz önüne alındığında bu düşünceler kuşkusuz çok yetersiz
kalmaktadır. Gerçek olguların nesnelliği sorunu, filozofların şaşırtmacaları
nedeniyle çok zorlaşmıştır. Bu konuyu başka bir yerde daha detaylı olarak ele
almış bulunuyorum. Şimdilik, gerçek olguların var olduğunu, bunların bazılarının
bilinebildiğini, diğer bazıları için ise bilinen gerçek olgulara göre bir
olasılık derecesi saptanabileceğini varsayacağım. Ancak kanılarımız çoğu kez
gerçeklere ters düşer; hatta belirli kanıtlara göre bir şeyin olası olduğunu
söylediğimizde bile, aynı kanıtlara göre o şeyin olası olmadığı da söylenebilir.
Bu durumda rasyonelliğin kuramsal yanı, gerçek olgulara ilişkin kanılarımızı
özlemlere, önyargılara, geleneklere değil, kanıtlara dayandırmaktan ibarettir.
Rasyonel bir kimse, konuya bağlı olarak, bir hukukçudan ya da bir bilimciden
farksızdır.

Bazı kimseler, insanların en çok değer verdiği kanılarının tuhaf, hatta
çılgınca denebilecek kökenlerine dikkat çekerek p***analizin, kanılarımızın
rasyonel olmasının olanaksızlığını saptadığını düşünürler. P***analize derin
bir saygım vardır ve son derece yararlı olabileceğine inanırım. Ancak Freud
ve ardıllarına esin kaynağı olan bakış açısı bir ölçüde gözden kaçırılmaktadır.
Onların yöntemlerinin temel amacı, tedavi etmeye, isteri ve çeşitli türden
akıl bozukluklarını iyileştirmeye yöneliktir. Savaş sırasında ortaya çıkan
savaş nevrozunun en etkili tedavi yönteminin p***analiz olduğu kanıtlanmıştır.
Rivers'ın daha çok "mermi şoku" hastalarıyla olan deneyimlerine dayanarak
yazdığı Instinct and Unconscious (İçgüdü ve Bilinçötesi) kitabında, açıkça
kabullenilmediği zaman korkunun yol açtığı kötü etkiler çok güzel bir şekilde
incelenmektedir. Bu etkiler, doğal olarak, çeşitli tiplerde felçler,
görünürde fiziksel olan hastalıklar gibi, daha çok zihinsel olmayan türdendir.
Şimdilik bunlarla ilgilenmeyeceğiz; konumuz zihinsel bozukluklardır. Delilerdeki
kuruntuların çoğunun içgüdüsel engellemenin bir sonucu olduğu ve tümüyle
zihinsel yollarla -yani hastaya, anısını baskı altında tuttuğu gerçekleri
anımsatmak yoluyla- tedavi edilebildikleri anlaşılmıştır. Bu çeşit bir tedavi
ve onu çağrıştıran durum, hastanın yitirmiş olduğu sağlıklı bir ruh
halinin var olduğunu ve unutmayı en çok istedikleri de dahil olmak üzere,
bütün işe yarar gerçekleri bilinç yüzüne çıkarmakla bunun tekrar kazanılabileceğini
varsayar. Bu, bazı kişilerce ısrarla önerildiği üzere, irrasyonelliği karşı
koymadan kabullenme yönteminin tam tersidir.

Bu kişilerin tek bildiği, yalnız p***analizin, irrasyonel kanıların
etkinliğini ortaya çıkardığıdır; onun amacının bu etkinliği belirli bazı
tıbbi yöntemlerle azaltmak olduğunu unuturlar veya gözardı ederler. Benzer
bir yöntemle delilikleri pek belirgin olmayan kişilerin irrasyonel tutumları
da tedavi edilebilir; yeter ki hastalar kendi kuruntularını paylaşmayan bir
hekimin tedavisine rıza göstersinler. Ancak, cumhurbaşkanları, bakanlar,
önemli şahsiyetler bu koşulu nadiren yerine getirirler; ve tedavi görmeden
yaşamlarını sürdürüp giderler.

Buraya kadar rasyonelliğin teorik yönünü ele aldık. Şimdi üzerinde
duracağımız pratik yönü ise daha da büyük bir zorluk sergiler. Pratik konulardaki
fikir ayrılıklarının iki kaynağı vardır: Birincisi tartışmacıların arzuları
arasındaki farklılık, ikincisi de arzularını gerçekleştirme araçlarını
değerlendirmedeki farklılıktır. İkinci tür farklılıklar gerçekte teoriktir;
ancak sonuçları açısından uygulamaya dönüktürler. Örneğin bazı yetkililer ilk
savunma hattımız için savaş gemileri gerektiğini ileri sürerken, diğerleri
de uçakların gerekliliğini vurgular. Burada önerilen sonuç, yani ulusal
savunma konusunda bir farklılık yoktur; fark, bunun hangi araçlarla yerine
getirileceğindedir. Bu nedenle tartışma salt bilimsel bir yöntemle çözümlenebilir;
çünkü anlaşmazlığa neden olan fikir ayrılığı gerçeklerle; geçmiş veya gelecek,
kesin veya olası gerçeklerle ilgilidir. Buna benzer bütün durumlarda söz
konusu olan, her ne kadar uygulamaya yönelik bir konuysa da, teorik olarak
nitelendirdiğimiz türden bir rasyonellik işe karışır.

Ancak bu sınıfa dahil edebileceğimizi düşündüğümüz birçok olayda,
uygulamada büyük önem taşıyan bir zorluk ortaya çıkmaktadır. Belirli bir şeyi
yapmak isteyen bir kimse, böyle yapmakla yararlı saydığı bir sonuca
ulaşacağına kendini inandırır; o arzusu olmasaydı böyle bir inanç için hiç
bir neden olmayacağını bilse bile. Gerçekler ve olasılıklarla ilgili
konulardaki yargıları da, kendisininkine karşıt arzuları olan bir başka
kişininkinden çok farklı olacaktır.

Herkesin bildiği gibi kumarbazlar uzun dönemde kesinlikle kazandıracak
sistemler konusunda irrasyonel inançlarla doludurlar. Politikayla
ilgilenenler kendi partilerinin başkanının, rakip politikacıların düzenbazlığına
düşmeyeceğine kendilerini inandırırlar. Yönetmeyi sevenler halk tabakasına
koyun sürüsü gözüyle bakmanın onların yararına olduğunu düşünürler; sigaradan
hoşlananlar sigaranın sinirleri yatıştırdığını, alkolden hoşlananlar da
alkolün zihni uyardığını söylerler. Bu tür gerekçelerin yol açtığı yargılar,
olayların değerlendirilmesinde önlenmesi zor olan yanılgılara yol açar.
Alkolün sinir sistemi üzerindeki etkisi konusunda yazılmış bilimsel bir
makale bile çoğu kez, satır aralarında içerdiği kanıtlarla, yazarın alkole
karşı kişisel tutumunu açığa vurur; her iki olasılıkta da, olaylara kendi
alışkanlığını destekleyici bir gözle bakmak eğilimi vardır. Bu tür düşünceler
politika ve din konularında büyük önem taşır.

Çoğu kimse politik görüşlerini belirlerken toplumun iyiliği isteğiyle yola
çıktığını düşünür; ancak on kişiden dokuzunun politik eğilimi onun geçimini
nasıl kazandığına bakarak kestirilebilir. Bu durum bazı kimseleri bu tür
konularda objektif davranılamayacağı, karşıt eğilimli sınıflar arasında
şiddetli rekabet dışında bir yöntem bulunamayacağı görüşünü savunmaya;
birçoklarını da gerçekten öyle olduğuna inanmaya yöneltmiştir.
P***analiz işte böyle konularda yararlıdır; çünkü insanların o zamana kadar
bilinç-altında olan önyargılarının farkına varmalarını sağlar.
Bize kendimizi, başkalarının bizi gördüğü gibi görmemize olanak veren bir
teknik; ayrıca, bu görünümümüzün sandığımız kadar da haksız olmadığını
gösteren bir neden sağlar. Bu yöntem, olgulara bilimsel yaklaşım alışkanlığı
ile birlikte yaygın olarak öğretilirse insanları, gerçek olayları
değerlendirme ve eylemlerin olası etkileri hakkındaki inançları konusunda,
daha rasyonel olmalarını olanaklı kılar. Eğer insanlar bu konularda
anlaşmazlığa düşmezse, geri kalan anlaşmazlıklara uyumlu çözümler bulabilecekleri
hemen hemen kesindir.

Ancak yine de tümüyle zihinsel yöntemlerle çözümlenemeyecek bir tortu
kalacaktır. Bir kimsenin arzuları başka bir kişininkiyle tam tamına uyum
içinde olmaktan çok uzaktır. Borsada iki rakip şu veya bu eylemin etkileri
konusunda tümüyle aynı fikirde olabilirler; ancak bu pratikte de uyuma yol
açmaz; çünkü ikisi de ötekinin zararı pahasına zengin olmayı arzu etmektedir.
Ancak bu durumda bile, doğacak olumsuz sonuçların büyük bölümü rasyonellik
sayesinde önlenebilir. Yüzünü beğenmediği için öfkeyle burnunu kesen bir
kişinin davranışının irrasyonel olduğunu söyleriz. İrrasyoneldir;
çünkü duygularına kapılarak o anda şiddetle hissettiği arzusunu yerine
getirmekle, kendisi için uzun vadede daha önemli olan özlemlerinin
engelleneceğini unutmuştur. İnsanlar rasyonel olsalardı, kendilerine neyin
yararlı olduğunu şimdikinden çok daha doğru olarak görürlerdi.

Eğer bütün insanlar bilinçli olarak kişisel çıkarları doğrultusunda
davransalardı dünya da şimdiki durumuna kıyasla bir cennet olurdu.
Hareketlerimizi yönlendirme açısından kişisel çıkarlardan daha iyi birşey
olmadığını söylemiyorum; ancak kişisel çıkarın da, başkalarının
iyiliği için özveride bulunma örneğinde olduğu gibi, bilerek gözetildiğinde,
bilmeden gözetildiği durumdakinden daha iyi olduğunu düşünüyorum. Düzenli bir
toplumda, başkalarının zararına olan bir şeyin, onu yapan kişinin çıkarına
olması pek enderdir. Bir insan rasyonellikten uzaklaştığı ölçüde, başkalarını
inciten şeylerin kendisini de inciteceğini göremez; çünkü nefret
ve haset onu körleştirmiştir. Bu nedenle, bilerek gözetilen kişisel çıkarın
en yüce ahlak ilkesi olduğunu savunmuyorsam da, eğer yaygın olarak
benimsenirse dünyanın şimdi olduğundan çok daha iyi bir dünya olacağında
ısrar ediyorum.

Günlük yaşamda rasyonellik, sadece o anda güçlü olan arzularımızı değil,
içinde bulunulan duruma ilişkin bütün isteklerimizi anımsama alışkanlığı
olarak tanımlanabilir. Fikirlerin rasyonelliğinde olduğu gibi bu da bir ölçü
sorunudur. Tam bir rasyonellik, kuşkusuz, erişilmesi olanaksız bir idealdir.
Bununla beraber, bazı insanları deli olarak nitelediğimiz sürece, bazı
insanların diğerlerinden daha rasyonel olduğunu varsaydığımız ortadadır.
Dünyadaki elle tutulur her türlü iyiye gidişin, pratik ve teorik
rasyonalizmin güçlenmesinden kaynaklandığı kanısındayım. Altruistik (Kendi
yararını gözetmeksizin başkalarının iyiliğini düşünme; bencilliğin karşıtı.(Ç.N.))
bir ahlak öğütlemek, bana biraz da yararsız görünüyor; çünkü böyle bir öğüt onu zaten
benimsemiş olanlar dışında kimseye çekici gelmeyecektir. Ancak rasyonelliği
öğütlemek biraz farklıdır; çünkü, bizim kendi arzularımız her ne ise,
rasyonellik genellikle onları gerçekleştirmemize yardımcı olur. Bir
kimse, aklının arzularını algıladığı ve onlara egemen olduğu ölçüde
rasyoneldir. Sonuç olarak inanıyorum ki, en önemli şey aklımızın eylemlerimize
egemen olmasıdır; bilim, birbirimize zarar verme olanaklarını artırdıkça
toplumsal yaşamın sürmesini olanaklı kılan da bu olacaktır. Eğitim, basın,
politika, din -kısacası dünyanın en etkili güçleri- şu anda irrasyonellikle
eleledir. Bu güçler Kral Demos'u yoldan çıkarmak için ona övgüler yağdıran
kişilerin elindedir. Çare, gerçekleştirilmesi çok zor olan sosyal ve siyasal
değişimlerde değil; bireylerin komşuları ve dünya ile olan ilişkilerine daha
akıllıca ve dengeli bir bakış açısı getirme çabalarında yatmaktadır.
Dünyamızın çekmekte olduğu sıkıntıların çözümünü, günden güne yaygınlaşmakta
olan rasyonalizmde aramamız gerekir.

Yirminci Yüzyılda Felsefe

Ortaçağ'ın sonlarından bu yana felsefenin sosyal ve politik önemi giderek
azalmıştır. Ortaçağ'ın en büyük filozoflarından olan William Ockham (1300-1349),
Keiser (962-1806 yıllarında Kutsal Roma Hükümdarlarına verilen ünvan. (Ç.N.))
tarafından Papa'ya karşı broşürler yazmak üzere tutulmuştu.
O dönemlerin en ateşli sorunları okullarla ilgili tartışmalardı. Onyedinci
yüzyılda felsefede görülen gelişmelerin tümü Katolik Kilisesine muhalefetle
az çok bağlantılıydı. Malebranche (1638-1715) gerçi bir rahipti; ancak
şimdilerde rahipler onun felsefesini kabulden menedilmişlerdir. Locke'un
(1632-1704) ardılları onsekizinci yüzyıl Fransasında, Bentham (1748-1832)
yanlıları ondokuzuncu yüzyıl İngilteresinde, politikada çoğunlukla aşırı
tutucu görüşleri benimsemişler; çağdaş liberal burjuva görüşünün de yaratıcısı
olmuşlardır. Ancak felsefi ve politik görüşler arasındaki karşılıklı ilişki
zamanla daha belirsiz bir duruma gelmektedir. Hume (1711-1776) felsefede
aşırı tutucu olduğu halde politik yönden bir Tory (Şimdiki adı Muhafazakar
Parti olan İngiliz siyasal partisi mensubu. (Ç.N)) idi. Yalnızca, Devrim'e
kadar bir Ortaçağ ülkesi olan Rusya'da politika ve felsefe arasında açık bir
ilinti var olmayı sürdürdü. Bolşevikler materyalist, Beyazlar ise idealisttirler.
Tibet'te bu ilinti daha da güçlüdür; devlet yönetiminde en büyük ikinci kişi
"baş metafizikçi" olarak adlandırılır. Başka yerlerde felsefe artık böylesine
saygın bir konumdan yoksundur.

Yirminci yüzyıl akademik felsefesi başlıca üç grupta toplanmış bulunuyor.
Birincisi genellikle Kant (1724-1804), bazen de Hegel (1770-1830)
yanlılarını içine alan kla*** Alman felsefesidir. İkinci grup, pragmatistler
ile Bergson'dan oluşur. Üçüncü grupta ise bilim yanlıları yer alır; bunlara
göre felsefede ne özel bir gerçek çeşidi, ne de ona erişmeyi sağlayan belirli
bir yöntem vardır. Bunlara kısaca gerçekçiler (realistler) denebilir; ancak
aralarında bu sıfata tam olarak uymayan çok kişi vardır. Bu farklı ekoller
arasındaki ayrım belirgin değildir; ve kişiler bazı konularda birine, bazı
konularda da diğerine mensup olabilirler. William James (1842-1910) hem
gerçekçiliğin hem de pragmatizmin kurucusu sayılabilir. Dr. Whitehead'in son
kitapları gerçekçilerin yöntemlerini uygulayarak, az çok Bergsoncu
denilebilecek bir metafiziğin savunmasını yapar. Birçok filozof, epeyce bir
mantık gösterisinden de kaçınmayarak, Einstein'ın doktrinlerinin Kant'ın
zaman ve uzayın öznel olduğu yolundaki kanısına bilimsel bir temel
oluşturduğu görüşünü benimsemektedir. Görülüyor ki olgulardaki
belirginlik, mantıktaki belirginlik kadar net değildir. Bununla beraber,
mantıktaki belirginlik, düşüncelerin sınıflandırılmasını olanaklı kılan
bir çerçeve oluşturması açısından yarar sağlar.

Alman idealizmi yirminci yüzyıl boyunca savunmada kalmıştır. Yeni
ekolleri profesör olmayan kişilerin önemli bulduğu kitaplar temsil etmiştir.
Bu kitaplar hakkındaki eleştirilere göre değerlendirme yapan bir kimse, bu
ekollerin diğerlerinden etkin olduğunu düşünebilir. Ancak, Amerika'da olmasa
bile, Almanya, Fransa ve İngiltere'de felsefe öğretenlerin çoğunluğu hala
kla*** geleneğe bağlıdırlar. Bu gruba dahil olan bir gencin iş bulması,
dahil olmayan birine göre çok daha kolaydır. Kla*** geleneğe karşı çıkanlar
ise "Alman" olan her şeydeki kötülükte bu felsefenin de payı olduğunu ve
Belçika'nın işgalinden de bir anlamda sorumlu olduğunu göstermeye çalıştılar.
Ancak onu destekleyen öylesine ünlü ve saygılı kişilerdi ki bu saldırılar
başarılı olamazdı. Bu kişilerden ikisi, Emile Boutroux ve Bernard Bosanquet,
ölümlerine kadar uluslararası toplantılarda sırasıyla Fransız ve İngiliz
felsefelerinin resmi sözcülüğünü yapmışlardır.

Dinci ve tutucu kesimler de hıristiyanlığa aykırı akımlara ve devrimlere
karşı kendilerini savunmada daha çok bu ekolden yararlanmaktadırlar. Bunlar
statükoculara özgü güç ve zaaflara sahiptirler; gelenekten kaynaklanan güç
ile yeni düşünce yokluğundan kaynaklanan zaafa.

İngilizce konuşulan ülkelerde bu konuma yirminci yüzyıl başlarından az
önce gelinmiştir. Ben ciddi olarak felsefe çalışmaya 1893 yılında, Mr.
Bradley'in Appearance and Reality (Görünüm ve Gerçek) kitabının çıktığı
yılda başladım. Mr. Bradley Alman felsefesinin İngiltere'de de
kabulü için savaşanlardan biriydi; yaklaşımı ise geleneksel inançları
savunanlardan çok başkaydı. Onun Logic (Mantık) ve Appearance and Reality
kitapları, çağdaşlarım üzerinde olduğu gibi bende de çok derin bir etki
yapmıştı. Onlarda ileri sürülen tezlerle uzun süreden beri uyuşmadığım
halde bu kitaplara büyük saygı duyarım.

Hegel yanlılarının görüşleri, gerçek dünya hakkında bizlere sadece
mantığın çok şeyler anlatabileceği inancına dayanır. Mr. Bradley de bu
düşünceye katılmaktadır. Görünürdeki dünyanın kendi kendisiyle çeliştiğini;
bu nedenle de aldatıcı olduğunu; gerçek dünyanın ise, mantıksal olma
zorunluluğu yüzünden, şaşırtıcı bazı özelliklere sahip olmasının doğal
olduğunu öne sürmektedir. Gerçek dünya zamanda ve uzayda olamaz; birbiriyle
içiçe ilintili çeşitli şeyler içeremez; ayrı ayrı benlikler içeremez; hatta
bilme olgusundaki özne ve nesne arasındaki ayrılık şeklinde bir bölünme
içeremez. Bu nedenle o, düşünceden ve istemden çok duyguya benzeyen
bir şeyle bağlantılı olan, zamandan bağımsız, tek bir Mutlak'tan ibarettir.
Şu dünyamız bütünüyle bir görüntüdür; ve de üstünde oluyor gibi görünen
şeylerin gerçekte bir önemi yoktur. Bu doktrin ahlak kavramını yok edebilir.
Ancak ahlak duygusaldır; mantıkla bağdaşmaz. Gerçekten de Hegel yanlıları,
temel ilkeleri olarak, Hegel felsefesini doğru kabul ederek davranmamız
gerektiğini ısrarla vurgularlar; ancak şunu gözden kaçırıyorlar: eğer bu
felsefe doğru ise nasıl davrandığımızın da hiç önemi yoktur.

Bu felsefe iki yönden eleştirilmişti. Bir yanda mantıkçılar vardı; bunlar
Hegel'in yanlışlarına dikkat çektiler; ilişkilerin ve çokluğun, zaman
ve uzayın gerçekte kendileriyle çelişir şeyler olmadığını ileri sürdüler.
Öte yanda da mantık ürünü bir dünyada var olan kalıplaşmayı ve düzenliliği
beğenmeyenler vardı; onların başında da William James ve Bergson yer alıyordu. Bu
iki ayrı eleştirinin yandaşları, önemli olmayan
bazı rastlantısal durumlar dışında, mantıksal
açıdan birbirlerine aykırı düşmüyorlardı; ancak
mizaçları farklıydı ve başka başka bilgilerden
esinleniyorlardı. Bunun yanısıra ilgi alanları da
farklıydı; birinin ilgisi akademik, ötekinin ise
insancıldı. Akademik açıdan bakanlara göre Hegelcilik
doğru değildi; insancıl açıdan bakanlara
göre ise hoş değildi. Doğal olarak bu ikinciler
daha yaygın bir başarıya ulaştılar.

İngilizce konuşulan dünyada Alman idealizminin
tahttan indirilmesinde en büyük etken
William James olmuştur. Bunu Psychology (P***oloji)
adlı eserinde söyledikleriyle değil, yaşamının son
yıllarında ve ölümünden sonra yayınlanan bir dizi küçük
kitapta ortaya koyduklarıyla başarmıştır. 1884 yılında
Mind dergisinde yayınlanmış olup ölümünden sonra basılan Essays
in Radical Empiricisim (Radikal Deneycilik
Üzerine Denemeler) kitabında yer alan bir makalesinde
(sayfa 276-8) kişisel eğilimini olağanüstü bir sevimlilikle
dile getirmektedir:

"Bizler temelde kuşkucu olmadığımıza göre,
çeşitli inançlarımızın arkasında yatan güdüleri
birbirimize açıkta itiraf edebiliriz. Ben kendiminkini
içtenlikle itiraf ediyor ve bütün güdülerimin
mantıksal değil, estetik türden olduğunu düşünmekten
kendimi alamıyorum. İnceden inceye detaylı olan evren,
yanılmaz ve kusursuz enginliğiyle sanki nefesimi
kesiyor. Olanakları olmayan gerekliliği, özneleri
olmayan ilişkileri sanki bana hiçbir çekince hakkı
bırakmayan bir anlaşma yapmışım, veya daha doğrusu, sanki diğer
konuklardan kaçarak sığınabileceğim kişisel bir odası olmayan
büyük bir sahil pansiyonunda yaşamak zorunda kalmışım hissini
veriyor. Ayrıca günahkarlarla ferisiler (Yazılı yasalara ve örf hukukuna
titizlikle uymayı öngören eski bir Musevi tarikatı mensubu. (Ç.N.))
arasındaki eski anlaşmazlığın da bu konuyla bir ilişkisi olduğunu açıkça görmekteyim. Bildiğim
kadarıyla, Hegelcilerin hepsi kendini beğenmiş ukalalar değildirler;
ancak öyle sanıyorum ki bütün kendini beğenmiş ukalalar geliştikçe
sonunda Hegelci oluyorlar. Aynı cenaze için tören yapmak üzere
yanlışlıkla çağrılan iki papazla ilgili bir fıkra vardır:
Önce birisi gelir ve duada Ben Yeniden-dirilişim; ben Yaşamım
sözcüklerinden öteye gidemeden ikincisi içeri girer: O da Yeniden-diriliş
benim, Yaşam benim, diye bağırır. İnceden inceye felsefesi,
gerçekte var olduğu haliyle, çoğumuza bu papazı çağrıştırır. Korkunç
derinlikleri, bilinmeyen akıntılarıyla ağır ağır nefes alan engin,
bilinçsiz Kozmos'u temsil etmek için fazla sıkı düğmeli olduğu söylenebilir.

William James gibi, Hegelciliği bir sahil pansiyonuna benzeten başka bir
kimse olmadığına bahse girilebilir sanırım. Bu makale 1884 yılında
hiçbir etki yaratmadı; çünkü o zamanlar Hegelcilik giderek artan bir
saygınlık görmekteydi; filozoflar da kendi mizaçları ile kanıları
arasında bir bağlantı olabileceğini kabullenmeyi hala öğrenmemişlerdi.
1912'de (ikinci baskı tarihi) ortam çeşitli nedenlerle değişmiş bulunuyordu.
William James'in öğrencileri üzerindeki etkisi de bu nedenlerden biridir.
Yazıları dışında onu sadece yüzeysel olarak tanıdım; ancak, onun doğasında,
görüşlerini oluşturmakta katkısı olan üç öğenin ayırdedilebilir olduğu
kanısındayım. Bunlardan, zaman açısından en sonda, felsefi katkı açısından
ise en önde geleni, gördüğü fizyoloji ve tıp eğitiminin etkisidir. Bu ona
esinlerini Platon'dan, Aristoteles'ten, ve Hegel'den alan tümüyle yazınsal
filozoflara kıyasla daha bilimsel ve biraz da materyalist bir eğilim
vermiştir.

Özgür iradeyi irdelediği bölüm gibi önemli birkaç bölüm dışında
Psychology kitabında bu öge egemendir. Felsefi yapısındaki ikinci etken,
babasından geçen ve kardeşinde de var olan mistik ve dindar eğilimdir. Bu
eğilim onun Will to Believe (İnanma Arzusu) kitabına ve psişik araştırmalara
olan ilgisine yol açmıştır. Üçüncü etken, yine kardeşiyle paylaştığı aşırı
titiz yapısından kurtulup yerine Walt Whitman usulü demokratik bir
yaklaşım benimsemek için, New Englandlı benliğinin bütün içtenliğiyle
giriştiği bir çabadır. Yukarıdaki alıntıda hiç bir kişisel odası olmayan
pansiyondan duyduğu dehşet (Walt Whitman buna bayılırdı), titiz yapısını
açıkça ortaya koyuyor. Demokratik olma arzusu da kendisini bir ferisi
değil bir günahkar yerine koymasında görülmektedir. Bir ferisi olmadığı
kesindi; ancak en az günah işlemiş kimselerden biri olsa gerek. Bu konudaki
tutumu her zamanki alçakgönüllülüğüne pek de uymamaktadır.

En kusursuz insanlar genellikle bu kusursuzluklarını birbiriyle bağdaşmaz
sayılan bazı özelliklerin karışımına borçludurlar; bu, çağdaşlarının çoğunun
farkettiğinden daha önemli bir kişi olan James için de geçerlidir. Kendisi
faydacılığı, dinsel umutları bilimsel varsayımlar olarak ifade etmenin
yöntemi olarak savundu; ve, madde ile ruh arasındaki karşıtlığı, bunlardan
birine üstünlük tanımadan önlemenin bir aracı olarak "bilinç" diye bir şeyin
var olmadığı yolundaki devrimci bir görüşü benimsedi. Felsefesinin bu
iki bölümünde farklı yandaşları oldu. Birincisini Schiller ve Bergson,
ikincisini yeni gerçekçiler destekledi. Ünlüler arasında yalnızca Dewey
(1859-1952) her ikisinde de ona katılıyordu.

Farklı tarihçeleri ve farklı bağlantıları olduğu için bu iki bölümün ayrı
olarak ele alınmaları gerekir. James'in yapıtlarından Will to Belieue 1897,
Pragmatism 1907 tarihlidir. Schiller'in Humanism, Dewey'in Theories in
Logical Theory (Mantık Teorisi Üzerinde İncelemeler) kitapları
ise 1903 tarihlidir. Yirminci yüzyılın ilk yıllarında felsefe dünyası
faydacılık konusuyla canlanmıştı; daha sonraları aynı beğenilere hitap eden
Bergson onun tahtına geçti. Faydacılığın üç kurucusu kendi aralarında büyük
farklılıklar gösterirler; James, Schiller ve Dewey'i bu felsefenin, sırasıyla
dinci, edebi ve bilimsel temsilcileri olarak tanımlayabiliriz. Çünkü James
her ne kadar çok-yönlü idiyse de faydacılıkta, onun dindar yönü kendine bir
çıkış yolu bulmuştur.

Şimdi bu farklılıkları bir yana bırakarak savı bir bütün olarak ele alalım.
Savın temeli belli bir tür kuşkuculuktur. Geleneksel felsefe, dinin temel
savlarını kanıtladığı iddiasındaydı. Bu felsefenin karşıtları ise bu
kanıtlamanın geçersiz olduğunu kanıtlayabileceklerini; veya, en azından
Spencer (1820-1903) gibi, bunların kanıtlanamaz olduğunu kanıtlayabileceklerini
iddia ettiler. Ancak, eğer bunlar kanıtlanamazlarsa geçersizlikleri de
kanıtlanamaz gibi görünüyordu. Spencer gibi kişilerin çok sağlam saydıkları
birçok sav; nedensellik, hukukun üstünlüğü, belleğin genel güvenirliği,
tümevarımın geçerliği gibi doktrinler bu durumdaydı. Bütün bunlar rasyonel
bir bakış açısından bilinmezcilik (agnostisizm) kapsamına girmeli,
hüküm vermekten kaçınılmalıdır. Çünkü, görebildiğimiz kadarıyla bunlar
doğruluğu veya yanlışlığı kanıtlanabilir şeyler değildirler. James,
pratik kişiler olarak, eğer yaşamayı sürdüreceksek, bu konularda kuşku
içinde kalmamızın olanaksız olduğu savını ileri sürdü. Örneğin, geçmişte
bizi beslemiş olan yiyeceklerin gelecekte bizi zehirlemeyeceklerini
varsaymamız gerekir. Bazen de yanılırız; ve de ölürüz. Bir fikrin doğruluğu
onun "gerçek-olgu'larla" uyum içinde olup olmasıyla sınanamaz; çünkü bu
gerçek-olgulara hiçbir zaman ulaşamayız. Sınama onun yaşamımızı
iyileştirmedeki ve arzularımızı gerçekleştirmedeki başarısını ölçmekle
yapılır. Bu bakış açısıyla James Varieties of Religious Experience (Dinsel
Deneyimlerde Çeşitlilik) kitabında dinsel inançların çoğunlukla bu sınamayı
başarıyla geçtiğini; bu nedenle de "doğru" olarak nitelendirilmeleri
gerektiğini göstermeye çalıştı. Ona göre, en genel kabule kavuşmuş olan
bilimsel teorilere de ancak bu anlamda "doğru" denebilir: uygulamada geçerli
sonuçlar verirler; haklarında bildiğimiz tek şey de budur.

Bu görüşün bilim ve dinin genel varsayımlarına uygulanması konusunda
söylenecek çok şey vardır. Geçerli olmanın anlamı dikkatle tanımlanır ve
yalnızca gerçeğin, gerçekten bilinmediği durumların söz konusu olması koşulu
eklenirse, o zaman bu konularda bu savla tartışmaya gerek yoktur. Ancak,
şimdi gerçek doğruyu saptamanın zor olmadığı daha basit örnekleri ele alalım.
Bir şimşek çaktığını gördünüz. Gök gürültüsünü duymayı bekleyebilirsiniz;
veya ışığın, gürültüsü duyulamayacak kadar uzakta olduğunu düşünebilirsiniz;
ya da bu konuyu hiç düşünmezsiniz. En akla yakını bu sonuncu olasılık olmakla
beraber ilk iksinden birini seçtiğinizi varsayalım. Gök gürültüsünü
işittiğinizde düşüncenizin doğruluğu ya da yanlışlığı ortaya çıkmış olur. Bu
da size sağlanan bir avantaj veya dezavantaj nedeniyle değil, bir "gerçek-olgu
nedeniyle, yani gök gürültüsünü duyup duymama olgusuyla gerçekleşir.
Faydacılar dikkatlerini, daha çok, hakkında deneyim sahibi olduğumuz
olgularla doğrulanamayan inançlar üzerinde toplarlar. Günlük uğraşlar
hakkındaki inançlarımızın çoğunun -örneğin filanca kişinin adresinin filanca
olduğu- doğru olup olmadığı, deneyimlerimizle ortaya çıkarılabilir; ve bu
gibi durumlarda bir faydacının kullandığı ölçütlere gerek yoktur. Yukarıdaki
gök gürültüsü örneğinde olduğu gibi, birçok durumda bu ölçütün uygulanma
olanağı yoktur; çünkü doğru olan inancın yanlış olana göre pratik bir
avantajı bulunmadığı gibi, ikisi de başka birşey düşünmek kadar yarar
sağlamaz. Günlük yaşamda karşılaştıklarımıza değil de "büyük" örneklere
sempati duymak felsefecilerin ortak bir kusurudur.

Faydacılık, nihai felsefi gerçeği içermese de bazı önemli meziyetlere
sahiptir. Birincisi bizim ulaşabileceğimiz gerçeğin yalnızca insani gerçek
olduğunu; bu gerçeğin de, insani olan her şeyde olduğu gibi yanılınabilir ve
değişebilir olduğunu görmesidir. İnsana özgü olanlarının dışında kalan
olaylar gerçek değil, gerçek-olgulardır (belirli türlerden). Gerçeklik inançlara
özgü bir özelliktir, inançlar da p***olojik olaylardır. Bundan başka,
inançların olgularla olan bağlantılarında mantığın varsaydığı sistematik
basitlik yoktur; buna da işaret etmiş olması faydacılığın ikinci
meziyetidir. İnançlar belirsiz ve karmaşıktır; kesin tek bir olguya değil,
birçok ve belirsiz türden olgularla ilintilidirler. Bu nedenle, mantığın
sistematik önermelerinden farklı olarak, inançlar doğru veya yanlış gibi iki
mutlak karşıt değil, doğru ve yanlışın bir karışımıdır. Hiçbir zaman siyah
ya da beyaz değildirler; grinin değişik tonlarını taşırlar. "Gerçek"ten büyük
bir saygıyla söz edenler gerçek-olgu dan söz etseler ve önünde eğildikleri
saygın özelliklerin insan inançlarında bulunmadığını görseler daha yerinde
olur. Bunun teorik olduğu kadar pratik yararları da vardır. Çünkü insanlar
"gerçeği" kendilerinin bildiklerini sandıkları için birbirlerine zulmederler.
P***analitik açıdan bakıldığında, insanların büyük saygıyla söz ettikleri
herhangi bir "büyük ideal"in, gerçekte düşmanlarına eziyet etmek için
buldukları bir bahane olduğu söylenebilir.

Uygulamada ise faydacılığın daha da karanlık bir yönü ortaya çıkıyor. Bu
felsefeye göre, doğru olan inanç çıkar sağlayan inançtır. Ceza yasalarıyla
oynayarak bir inanç kazançlı hale getirilebilir. Onyedinci yüzyılda protestan
ülkelerde protestanlık, katolik ülkelerde de katoliklik avantajlıydı. Enerjik
insanlar hükümeti ele geçirip kendilerinden farklı düşünenleri cezalandırarak
"gerçek" üretebilirler. Bu sonuçlar faydacılığın içine düştüğü abartıdan
kaynaklanmaktadır. Gerçeklik faydacıların işaret ettiği gibi, bir derece
sorunu ve salt beşeri olayların, yani inançların bir niteliği ise, bu bir
inançta var olan doğruluğun derecesinin salt beşeri koşullara bağımlı olması
anlamına gelmez. İnançlarımızdaki doğruluk derecesini artırırken bir ideale
yaklaşmaktayız. Bu ideali de gerçek, yani ancak çok sınırlı ölçüde
kontrolümüz altında olan, bir gezegenin üzerinde ya da yüzeyine yakın bir
yerindeki bazı önemsiz koşullarla ilişkili gerçek-olgu saptamış olur.
Faydacıların kuramı reklamcıların uygulamalarının bir soyutlamasıdır.
Reklamcı, hapların gerçek değerinin, kutu başına bir guinea olduğunu tekrar
tekrar söyleyerek insanları altı-peni ödemeye ikna eder (1 guinea = 42 tane
altı peni); böylece de söylediklerini, daha az güvenle söylendiği duruma
göre, gerçeğe yakınlaştırmış olur. Bu tür insan ürünü "gerçek" örnekleri
ilginçtir; ancak kapsamları çok sınırlıdır. Bunların kapsamlarını genişletmekle
insanlar kendilerini çılgın bir propagandaya kaptırır, bu çılgınlık da
sonunda savaş, salgın hastalık, kıtlık şekillerinde kendini gösteren acı
gerçeklerle birdenbire son bulur. Avrupa'nın yakın tarihi bu tür bir
faydacılığın yanlışlığını ortaya koyan bir ibret dersidir.

Bergson'un faydacı görüş yanlısı olarak alkışlanması tuhaftır; çünkü
yüzeysel olarak onun felsefesi faydacıların tezinin tam tersidir. Faydacıların
öğretisine göre gerçeğin ölçütü yararlılık olduğu halde Bergson bunun tam
tersini öğretir. Pratik gereksinmelerle şekillenmiş olan aklımız, dünyanın
çıkarımıza olmayan bütün yönlerini yok sayar ve gerçeğin algılanmasını
engeller. "Önsezi" denilen bir yeteneğimiz olduğunu; istersek onu
kullanabileceğimizi; ve onun, en azından teorik olarak, gelecek için olmasa
da, geçmiş ve şimdiki zaman hakkında her şeyi bilmemizi sağlayabileceğini
öne sürer. Bu kadar bilgiyi taşımak pek elverişli olmayacağı için, işlevi
unutmak olan bir beyin geliştirdik. Beyin olmasaydı her şeyi hatırlayacaktık;
onun bir süzgeç gibi çalışması sayesinde genellikle yalnızca yararlı olan
şeyleri ve yanlışları hatırlıyoruz. Bergson'a göre fayda hataların kaynağıdır
ve gerçeğe ancak pratik yararın tümüyle dışlandığı mistik düşünceyle
erişilebilir. Ancak yine de, faydacılar gibi, eylemi akıl yürütmeye, Othello'yu
Hamlet'e tercih eder. Önsezi ile Desdemona'yı öldürmenin, akıllıca davranarak
kralın yaşamasına izin vermekten daha iyi olduğu kanısındadır. Faydacıların
ona bir yandaş gözüyle bakmalarının nedeni budur.

Bergson'un Donnes Immediates de la Conscience (Bilincin Dolaysız Verileri)
kitabı 1898'de, Matiere et Memoire (Madde ve Bellek) kitabı da 1896'da
yayınlandı. Ancak onun büyük ünü 1907'de yayınlanan L'Evolution Creatrice
(Yaratıcı Evrim) ile başladı -bu kitap diğerlerinden daha iyi olduğu için
değil, daha az tartışma ve daha çok retorik içerdiği, böylece de daha ikna
edici olduğu için. Bu kitap baştan sona hiçbir tartışma, dolayısıyla da
tatsız tartışmalar içermez; sadece, düşgücünü okşayan şiirsel resimler çizer.
İçinde bizi, öngördüğü felsefenin doğru mu yanlış mı olduğu sorusuna ***üren
hiçbir şey yoktur. Önemsiz sayılamayacak bu soruyu Bergson başkalarına
bırakmıştır. Ancak kendi felsefesine göre böyle yapmakta haklıdır da; çünkü
gerçek, akılla değil önseziyle elde edilir; bu nedenle de bir tartışma
konusu değildir.

Bergson'un felsefesinin büyük bölümü geleneksel mistisizmin biraz yeni bir
dille ifadesinden ibarettir. Farklı şeylerin gerçekte farklı olmadığı, ancak
analitik akıl tarafından öyle algılandığı yolundaki doktrin Parmenides
(İ.S. beşinci yüzyıl)'ten Mr. Bradley (1846-1924)'e kadar bütün Doğu ve Batı
mistiklerinde görülür. Bergson iki yolla bu sava bir yenilik havası
getirmiştir. İlk olarak, "önsezi" ile hayvanların içgüdüleri arasında bir
bağlantı kurar. Bir Ammophila arısının, içine yumurtalarını bıraktığı larvayı
etkisiz hale getirecek, ama öldürmeyecek bir şekilde sokabilmesini sağlayan
şeyin önsezi olduğunu ileri sürmektedir (Bu talihsiz bir örnektir; çünkü
Dr. ve Mrs. Peckham bu zavallı arının şaşkın bir bilimciden daha kusursuz
davranmadığını göstermişlerdir). Bu yaklaşım onun savlarına modern-bilim
havası vermekte ve, verdiği örneklerle dikkatsiz kişilerde, görüşlerinin en
son biyolojik araştırmalara dayandığı sanısının uyanmasını sağlamaktadır.
İkinci olarak, nesnelerin analitik zekaya göründükleri durumlarındaki
ayrılığa "uzay" adını, onların önseziye görünümlerinin yorumlanmasına da
"zaman" ya da "süre" adını vermektedir. Bu da onun "zaman" ve "uzay" hakkında
kulağa çok hoş ve derin gelen, ancak bu sözcüklerin normal anlamlarınca
çağrıştırılan birçok şey söylemesine olanak vermektedir.
"Uzay"da olan şey olarak tanımlanan "madde" kuşkusuz aklın yarattığı bir
kurgudur; öyle olduğu da, kendimizi önsezinin bakış açısına uyarlayınca
hemen görülür.

Felsefesinin bu bölümünde Bergson, ifade tarzı dışında, Plotinus (İ.S.
205-270)'a hiçbir şey eklememiştir. Bu ifade biçiminin keşfedilmesi
gerçekten büyük bir yeteneğin sonucuysa da bu yetenek bir filozofunkinden
çok bir ortaklık yöneticisinin yeteniğidir. Ancak ona yaygın bir popülerlik
kazandıran, felsefesinin bu bölümü değildir. Bu popülerliği elan vital
(yaşama coşkusu) ve gerçek oluşum savlarına borçludur. Onun getirdiği önemli
ve ilginç yenilik zamanın ve ilerlemenin gerçek olduğu inancını mistisizm ile
birleştirmesindedir. Bunu nasıl başardığını görmek için biraz zaman harcamaya
değer.

Geleneksel mistisizm derin düşünceye dayanır; zamanın gerçek dışı
olduğuna inanır; ve temelde bir tembel insan felsefesidir. Mistik aydınlanmanın
başlangıcı "ruhun karanlık gecesi"dir; bu da insanın günlük eylemlerinde
umutsuzca engellendiği, veya bazı nedenlerle onlara olan ilgisini yitirdiği
zamanlar ortaya çıkar. Eylem böylece söz konusu olmaktan çıkınca o da
kendini derin düşünceye verir. Koşullar elverdiğinde kendimize olan saygıyı
korumamızı sağlayacak inançlara sarılmak, özbenliğimizin bir yasasıdır.
P***analitik yazın bu yasanın çarpıcı örnekleriyle doludur. Böylece, derin
düşünceye yönelen kişi, çok geçmeden, bunun yaşamın gerçek amacı olduğunu;
gerçek dünyanın günlük işlerle uğraşan kişilerden gizlendiğini keşfeder.
Geleneksel mistisizmin diğer savları da bu temelden çıkarılabilir. Büyük
mistiklerin belki de ilki olan Lao-Tze (İ.Ö. 604-531)'nin, kitabını bir
gümrük binasında bagajının muayene edilmesini beklerken yazdığı rivayet
edilir. Kitap tahmin edilebileceği gibi, her türlü eylemin yararsız olduğu
savı ile doludur.

Bergson ise mistisizmi eyleme, "yaşam"a, gelişmenin gerçekliğine inanan ve
bu dünyada bulunmaktan düş kırıklığına uğramamış olan kişilere uyarlamayı
amaçladı. Mistik, genel olarak, mizaç bakımından hareketli, ancak hareketsizliğe
zorlanmış olan kişidir; vitalist de mizaç yönünden hareketsiz, ancak eyleme
romantik bir hayranlık duyan kişidir. 1914 öncesinde dünya böyle insanlarla,
"Kırık Kalpler Yuvası" insanlarıyla doluydu. Bu insanların mizaçlarının
temelinde can sıkıntısı ve kuşkuculuk vardır. Bu da heyecan tutkusuna ve
irrasyonel bir inanca özlem duymaya yol açar. Sonunda bu inancı buldular; o
da görevlerinin insanları birbirine kırdırmak olduğu inancında saklıydı.
Ancak 1907'de bu çıkış yolu daha bulunmamıştı; Bergson ise bu boşluğu iyi
doldurdu.

Bergson görüşlerini bazen yanlışlığa yol açabilecek bir dille ifade
etmiştir; çünkü kurgusal olarak tanımladığı şeylerden, arada bir, onların
gerçek olduklarını düşündürecek bir şekilde söz eder. Eğer bu yanlış
anlaşılabilecek şeyleri bir yana bırakırsak zaman savı sanırım şöyledir:
Zaman ayrı ayrı anlar ya da olaylar serisi değil, gerçekte sürekli bir
oluşumdur. Bu gelişme sırasında geleceği önceden görmek olanaksızdır;
çünkü gelecek, gerçekten yenidir ve bu nedenle de kestirilemez. Ağacın
büyümesinde oluşan içiçe halkalar gibi gerçekten vuku bulan her şey
kalıcıdır (bu benzetme ona ait değildir). Yani dünya hiç durmadan daha dolu
ve daha zengin olacak şekilde gelişir. Vuku bulan her şey önsezinin katıksız
belleğinde saklanır; beyindeki bellek ise, tersine, aldatıcıdır. Önsezi
belleğindeki bu saklama "kalıcılık"tır; yeni yaratma güdüsü de elan vital'dir.
Önsezinin katıksız belleğindekileri tekrar su üstüne çıkarmak bir kendini
eğitme konusudur. Bunun nasıl yapılacağı anlatılmıyor; herhalde Yogi'lerin
yaptığına benzer bir şekilde olsa gerek.

Eğer Bergson'un felsefesine mantık gibi yeterince ulu olmayan bir şey
uygulamaya kalkışılırsa bu değişim felsefesi bazı sıkıntılarla karşılaşır.
Bergson, zamanı birbirinden bağımsız parçalardan oluşan bir seri olarak
gören matematikçileri aşağılamaktan hiç usanmaz. Ancak, eğer dünyada onun
öne sürdüğü gibi, gerçek yenilik gerçekten de varsa -eğer yoksa onun
felsefesi çekici özelliklerini yitirir- ve eğer dünyaya gerçekten gelen her
şey kalıcı ise -kalıcılık savının yalın özü de budur- daha önceki bir
zamandaki toplam varlık daha sonra gelen herhangi bir zamandaki toplamın bir
parçası olur. Bütün ile parça arasındaki bu ilişki nedeniyle, dünyanın
farklı zamanlardaki toplam durumları bir seri oluşturur ve bu da matematikçilerin
aradığı ve Bergson'un reddettiği serinin bütün özelliklerine sahiptir.
Dünyanın daha sonraki durumlarında devreye giren unsurlar eski unsurların
dışında değilse gerçek bir yenilik yoktur; yaratıcı gelişim bir şey
yaratmamıştır; biz de Plotinus sistemine geri dönmüş oluruz. Bergson'un bu
ikilem karşısında vardığı yanıt şudur: olan şey, her şeyin değiştiği ve yine
de aynı kaldığı bir "gelişim"dir. Bu kavram sıradan insanların anlamayı
umudedemeyecekleri ölçüde derin bir gizemdir. Temelinde mantık değil, mistik
inanca çağrı yatar; ancak biz inancın mantıktan üstün olduğu alanlara,
onun peşisıra gidemeyiz.

Bu arada, birçok yerde "gerçekçilik" adı verilen bir felsefe gelişti.
Gerçekte bu felsefenin özelliği yöntem olarak analizci, metafizik olarak
da çoğulcu (plüralist) olmasıdır. Bu felsefe tam olarak gerçekçi değildir;
çünkü bazı yönleri Berkeley (1685-1735) idealizmi ile uyum içindedir.
Kant ve Hegel idealizmi ile bağdaşmaz; çünkü bu sistemlerin temel aldığı
mantığı reddeder. Bu felsefe James'in görüşünü gittikçe daha çok
benimsemeye ve onu geliştirmeye yönelmektedir: dünyanın temel içeriği ne
maddesel ne de zihinseldir; madde ve aklın kendisinden yapıldığı daha basit
ve daha temel bir şeydir.

Doksanlı yıllarda, çok yaşlı filozoflar dışında, Alman idealizmine karşı
durmakta kararlı olan yegane sima James'di. Schiller ve Dewey kendilerini
duyurmaya daha başlamamışlardı; James bile felsefede pek de ciddiye alınması
gerekmeyen bir p***olog olarak görülüyordu. Ancak 1900 yılı ile birlikte
Alman idealizmine karşı bir ayaklanma başladı. Bu karşı gelme faydacı bakış
açısından değil, ciddi teknik nedenlerden kaynaklanıyordu. Almanya'da Frege'nin
övgüye değer çalışmalarının (bu çalışmalar 1879'da başlamış, ancak son
yıllara kadar hiç okunmamışlardı) yanısıra, Husserl'in 1900'da yayınlanan
anıtsal bir eseri olan Logische Untersuchungen (Mantık İncelemeleri) kitabı
kısa sürede büyük etkiler doğurmaya başladı. Meinong'un Ueber Annahmen
(Varsayımlar Hakkında-1902) ve Gegenstands-theorie und Psychologie (Nesne
Kuramı ve Nesne P***olojisi-1904) aynı yönde etkili oldular. G.E.
Moore ve ben, benzer görüşleri savunmaya başladık. Onun Nature of Judgement
(Hükümlerin Yapısı) makalesi 1899'da, Principia Ethica (Etik İlkeleri)
1903'te yayınlandı. Benim yazdığım Philosophy of Leibniz (Leibniz Felsefesi)
1900'de, Principles of Muthematics (Matematik İlkeleri) 1903'te basıldı.
Fransa'da da aynı tür felsefe Couturat tarafından güçlü bir şekilde temsil
edildi.

Amerika'da William James'in radikal görgücülüğü (ampirizmi) -faydacılığı
içermeden- yeni mantıkla karışarak Yeni Gerçekçilerin felsefesini
doğurdu. Bu felsefe, yukarıda sözü geçen Avrupa'daki çalışmalardan biraz
daha sonra, ancak daha devrimci nitelikte ortaya çıktı. Yalnızca
Mach'ın Anczlyse der Empfindungen (Sanıların Analizi) bu felsefenin
öğretilerinin bir kısmını daha önceden haber vermişti.

Böylece başlayan yeni felsefe henüz son şeklini almamış, bazı bakımlardan
hala olgunlaşmamıştır. Bundan başka, savunucuları arasında bir hayli görüş
ayrılıkları vardır. Bazı bölümlerinin anlaşılması oldukça güçtür. Bütün bu
nedenlerle onun çarpıcı bazı özelliklerini belirtmekten öte yapılabilecek
bir şey yoktur.

Yeni felsefenin birinci özelliği yeni bir felsefi yöntem geliştirme; ya da
öyle bir yöntem kullanarak yeni bir tür bilgi getirme gibi iddiaları
terketmesidir. Felsefeyi temelde bilimden farklı olarak görmez; sadece,
problemlerinin genel olmasıyla ve deneysel kanıtların henüz bulunmadığı
alanlarda varsayımlar oluşturmasıyla özel bilimlerden ayrılır. Bütün
bilgileri bilimsel bilgi olarak; bilimsel yöntemlerle saptanıp kanıtlanabilen
bilgi olarak kabul eder. Daha önceki felsefenin genellikle yaptığı gibi,
bütün evreni kapsayan sonuçlar bulmayı, veya her şeyi içeren bir
sistem kurmayı amaçlamaz. Kendi mantığına dayanarak, dünyanın bölük pörçük,
karman çorman görünen doğasını reddetmek için bir neden olmadığına inanır.
Dünyayı "organik" olarak ele almaz; şu anlamda ki, tek bir kemiğe bakarak
nesli tükenmiş bir hayvanın iskeletini zihnimizde canlandırabildiğimiz gibi,
yeterince anlaşılmış bir parçayı ele alarak ondan bütünün anlaşılabileceğini
düşünmez. Özellikle de Alman idealistlerinin yaptığı gibi, bilginin
yapısından, bir bütün olarak dünyanın doğasını çıkarmaya çalışmaz. Bilgiye,
mistik bir anlamı ve kozmik önemi olmayan herhangi bir doğa olgusu gözüyle
bakar.

Yeni felsefe başlangıçta üç temel kaynağa dayanıyordu: bilgi teorisi,
mantık ve matematik ilkeleri. Kant'tan bu yana bilgi bizim onu bilmemizle
bir değişime uğrayan, bu nedenle de bilgimizden kaynaklanan bazı özelliklere
sahip, karşılıklı bir etkileşim olarak algılanmıştır. Ayrıca, bilinmeyen bir
şeyin var olabilmesinin mantıksal bakımdan olanaksız olduğu kabul edilmiştir
(Kant buna katılmamıştır). Bu nedenle, bilindikleri için sahip olunan
nitelikler her şeyde bulunması zorunlu olan özelliklerdir. Bu yolla,
yalnızca bilginin koşullarını inceleyerek gerçek dünya hakkında çok şey
öğrenebileceğimiz ileri sürülmüştü. Yeni felsefe, tam tersine, kural olarak,
bilginin bilinen şeyi hiç etkilemediğini, ve hiç kimsenin bilmediği şeylerin
var olmaması için en ufak bir neden olmadığını kabul etmektedir. Bunun
sonucu olarak, bilim teorisi evrenin gizemlerine giden kapının sihirli
anahtarı olmaktan çıkmıştır ve bizler de bilimin zahmetli ve ağır ilerleyen
araştırmalarına geri dönmüşüzdür.

Bunun gibi, mantıkta da organik görüşün yerini atomizm almıştır. Daha önce,
her şeyin öz doğasının, diğer her şeyle olan ilişkisinden etkilendiği;
böylece, bir şey hakkında tam bilginin tüm evren hakkındaki tam bilgiye
bağımlı olduğu düşüncesi kabul görmekteydi. Yeni mantık, bir şeyin öz
karakterinin, onun başka şeylerle olan ilintilerini mantıksal olarak
bulmamız olanağını bize sağlamadığı görüşündedir. Bir örnek bu noktayı
açıklığa kavuşturacaktır. Leibniz (1646-1716) bir yazısında, Avrupa'daki bir
adamın karısının Hindistan'da ölmesi durumunda, karısının öldüğü
anda adamın öz-doğasında bir değişim olacağını öne sürer (Bu konuda modern
idealistlerle aynı düşüncededir). Sağduyu da, karısını kaybettiğini
öğreninceye kadar adamın öz-doğasında bir değişim olmayacağını söyler. Yeni
felsefe bu görüşü benimsemiştir; bunun da sonuçları ilk göründüğünden çok
daha ötelere uzanır.

Matematik ilkelerinin, her zaman felsefe ile önemli bir bağlantısı
olmuştur. Matematik büyük ölçüde kesinliği olan önsel bilgiler içerir; filozofların
çoğu da önsel bilgiye çok heveslidirler. Elealı Zeno (İ.Ö. beşinci yüzyıl)'dan
bu yana idealist eğilimli filozoflar matematikçilerin gerçek matematiksel
doğruya ulaşamadıklarını; filozofların daha iyisini yapabileceklerini
göstermek için çelişkiler üreterek matematikçileri gözden düşürmeye
uğraşmışlardır.

Kant felsefesi bu türden birçok şey içerir; Hegel felsefesi ise daha
fazlasını. Ondokuzuncu yüzyılda matematikçiler Kant felsefesinin bu yönünü
çürüttüler. Kant'ın deney-üstü (transcendental) estetik hakkındaki
matematiksel savları Lobatchevski (1793-1856)'nin Euclid-dışı geometriyi
icadetmesiyle temelinden sarsıldı; Weierstrass (1815-1897) sürekliliğin
sonsuz-küçükleri içermediğini kanıtladı; George Cantor (1845-1918) bir
süreklilik, bir de sonsuzluk teorisi geliştirerek filozofların pek de
işlerine gelen bütün eski paradoksları ortadan kaldırdı. Frege aritmetiğin
mantığın bir sonucu olduğunu gösterdi; Kant ise bunu reddetmişti. Bütün
bu sonuçlar normal matematiksel yöntemlerle elde edildiler ve bir çarpım
tablosu kadar da kesindirler. Filozoflar bu duruma, söz konusu yazarların
yapıtlarını okumayarak karşılık verdiler. Sadece yeni felsefe bu yeni
sonuçları özümsedi; böylece de sürmekte olan bilgisizliğin yandaşlarına
karşı kolay bir tartışma zaferi kazandı.

Yeni felsefe sadece eleştirel değil, yapıcıdır; ama bilimin yapıcı olduğu
anlamda, yani adım adım ve deneyerek. Özel bir yapılanma yöntemi vardır; o
da, matematiğin yeni bir kolu olan ve felsefeye diğer bütün geleneksel
kollardan daha yakın olan, matematiksel mantıktır. Matematiksel mantık,
belli bilimsel savların felsefe yönünden hangi sonuçlara yol açtığını,
nelerin varsayılması gerektiğini ve aralarında ne gibi bağlantılar olduğunu
bulmaya, daha önce hiçbir zaman olmadığı ölçüde olanak sağlar. Bu yöntem
sayesinde matematik ve fizik felsefesi çok büyük ilerlemeler kaydetmiştir.
Fizikteki sonuçların bir kısmı Dr. Whitehead (1861-1947)'in son üç
çalışmasında ortaya konulmuştur.

Yöntemin diğer alanlarda da aynı ölçüde verimli olacağını ummak için
yeterli neden vardır; ancak bu, burada ele alınamayacak kadar teknik bir
konudur. Modern çoğulcu felsefenin büyük bir bölümü önermelerin mantıksal
analizinden esinlenmiştir. Bu yöntem önceleri gramer kurallarına büyük
önem verilerek uygulandı. Örneğin, Meinong şunu ileri sürüyordu: "yuvarlak
kare yoktur," diyebildiğimize göre, yuvarlak kare diye bir şey var olmalıdır
-her ne kadar o, var olmayan bir şey olsa da. Bu satırların yazarı başlarda
bu tür usavurmalara bağışık sayılmazdı. Ancak 1905'te "betimleme" kuramı
sayesinde bundan nasıl kaçınacağını keşfetti.

Bu kurama göre, "yuvarlak kare yoktur," dediğimizde yuvarlak kareden söz
edilmediği anlaşılıyor. Yuvarlak kare gibi saçma konularla zaman harcamak
anlamsız bulunabilir; ne var ki, bu gibi konular çoğu kez mantık teorilerini
sınamak için en iyi yöntemi oluşturur. Birçok mantık teorisi saçma sonuçlara
yol açmakla suçlanırlar. Öyleyse, mantıkçı da bu anlamsız sonuçları görmeli
ve onlara karşı tetikte bulunmalıdır. Çoğu laboratuvar deneyleri
konuyla ilgisini bilmeyen kişilere önemsiz görünür; saçmalıklar da
mantıkçının deneyleridir.

Yeni felsefe ilk dönemlerinde, önermelerin mantıksal analizleriyle
uğraşırken Platon ve Ortaçağ gerçekçiliğinden güçlü izler taşıyor, soyutların
da somutlarla aynı tür varlığa sahip olduğunu kabul ediyordu. Kendi mantık
sistemi kusurlardan arındıkça felsefesi de yavaş yavaş bu görüşten kurtuldu.
Geriye de sağduyuya çok ters gelecek bir tortu kalmadı.

Yeni felsefenin ilk dönemlerinde en etkilenen bilim matematik olduysa da
günümüzde en büyük etkisi fizik üzerinedir. Bu durum, en başta
uzay, zaman, madde kavramlarını değiştiren Einstein'ın çalışmaları ile
ortaya çıkmıştır. Görecelik teorisini açıklamanın yeri burası olmamakla
beraber onun felsefi sonuçlarından biraz söz etmek kaçınılmazdır.
Görecelik teorisinde felsefi bakış açısından özellikle önemli olan iki öge
şunlardır: (1) İçinde evrendeki bütün olayların kendi yerlerini aldığı,
her şeyi kucaklayan tek bir zaman yoktur. (2) Fiziksel olguların tarafımızdan
gözlenmesi sürecinde geleneksel, ya da öznel (sübjektif) ögeler,
her ne kadar önceleri sanıldığından daha fazla olsalar da, Tensor hesabı
denilen matematiksel yöntemle yok edilebilirler. Aşırı teknik olması
nedeniyle bu son konuya girmeyeceğim.

Zaman konusuna gelince, ilk olarak, felsefi spekülasyonlarla değil,
deneysel sonuçların gerektirdiği ve matematiksel bir formülle ifade edilen
bir teoriyi ele aldığımız unutulmamalıdır. Montesquieu'nün teorileriyle
Amerikan Anayasası arasındaki fark ne kadarsa, bu ikisi arasındaki fark da
o kadardır. Ortaya çıkan şudur: Belli bir madde parçacığıyla birlikte hareket
eden bir gözlemcinin bakış açısından, bu parçacığa etki yapan olayların
belirli bir zaman sıralaması olduğu halde, farklı yerlerdeki madde
parçacıklarına etki yapan olaylar her zaman belirli bir sıraya sahip
değildirler.

Daha açık bir örnek alalım: Eğer bir ışık sinyali dünyadan güneşe
gönderilir ve tekrar dünyaya yansıtılırsa, gönderildikten 16 dakika kadar
sonra dünyaya varacaktır. Bu 16 dakika içinde dünyada gerçekleşen olaylar
ışık sinyalinin güneşe varmasından ne daha önce, ne de daha sonra yer
almıştır. Güneşe ve dünyaya göre olası her yönde hareket eden, bu 16 dakika
içinde dünyadaki olayları ve sinyalin güneşe varmasını izleyen gözlemciler
olduğunu; bütün bu gözlemcilerin ışığın hızını dikkate aldıklarını ve zamanı
tam olarak doğru gösteren kronometreleri olduğunu varsayalım. O zaman, bazı
gözlemciler bu 16 dakika içinde dünyada geçen herhangi bir olayın ışık
sinyalinin güneşe varmasından önce, bazıları aynı anda, bazıları da daha
sonra gerçekleştiği sonucuna varacaklardır. Hepsi de aynı ölçüde haklı ya da
aynı ölçüde haksızdırlar. Fiziğin tarafsız bakış açısından bakıldığında, bu
16 dakika içinde dünyada geçen olaylar ışık sinyalinin güneşe varmasından ne
daha önce, ne daha sonra, ne de eş zamanlıdır. Bir cisimdeki bir A olayında
ve başka bir cisimdeki B olayında, eğer ışık A'dan B'ye doğru ilk olay olduğu
anda -A'nın saatine göre- yola çıkıp daha sonraki olay olduğu anda -B'nin
saatine göre varmışsa, bir cisimdeki A olayının başka bir cisimdeki B
olayından daha önce olduğunu söyleyemeyiz. Veya, bu iki olayın zaman
sıralaması gözlemciye göre değişecek ve bu nedenle de fiziksel bir gerçeği
temsil etmeyecektir.

Işık hızına yakın hızdaki şeyler yaşantımızda yaygın olsaydı, fiziksel
dünya bilimsel yöntemlerle başedilemeyecek ölçüde karmaşık olurdu; biz
de hala büyücü-hekimlerle yetinmek durumunda kalırdık. Ama eğer fizik daha
önce keşfedilmiş olsaydı, bu fizik Einstein fiziği olmak zorunda olurdu;
çünkü Newton fiziğinin uygulama olanağı olmadığı açıkça görülürdü.
Radyoaktif maddeler ışık hızına yakın hızla hareket eden parçacıklar
salarlar. Yeni görecelik fiziği olmadan bu parçacıkların davranışları
açıklanamazdı. Eski fiziğin kusurlu olduğu konusunda kuşku yoktur;
bunun "yalnızca küçük bir kusur" olduğunu söylemek de felsefi yönden bir
mazeret değildir.

Farklı yerlerde gerçekleşen olaylar için, belli sınırlar içinde, belirli
bir zaman sıralaması olmadığı gerçeğine kendimizi alıştırmalıyız. "Uzay" ve
"zaman" denilen iki ayrı kavram yerine bir "uzay-zaman" kavramının ortaya
atılmasına yol açan da işte bu gerçektir. Evrensel olarak düşündüğümüz zaman,
gerçekte "yerel zaman"dır; dünyanın hareketine bağımlı olan bir zaman için
"evrenseldir" demek, Atlantiği geçerken saatlerini değiştirmeyen bir geminin
evrensellik iddiasından farksızdır.

Bütün günlük kavramlarımızda zamanın oynadığı rolü düşündüğümüzde,
fizikçilerin yaptığı şeyin ne olduğunu düş gücümüzü kullanarak gerçekten
algılayabilirsek, bakış açımızın çok derinden etkileneceği ortadadır.
"İlerleme" kavramını ele alalım: Zaman-sıralaması rastgele olursa, zaman
ölçümü için kabul edilen düzene bağlı olarak, bir ilerleme veya gerileme
olacaktır. Kuşkusuz, uzaydaki uzaklık kavramı da değişmiştir:
Dakik ölçümler için olanaklı her aygıtı kullanan iki gözlemci, eğer göreceli
olarak hızlı hareket halinde iseler, iki yer arasındaki uzaklık için
farklı değerler bulacaklardır. Uzaklık kavramının kendisinin çok
belirsizleştiği açıkça görülüyor; çünkü uzaklık boş uzaydaki noktalar -bu
noktalar hayalidir- arasında değil, somut şeyler arasında olmalıdır; belirli
bir zamandaki uzaklık olmalıdır; çünkü herhangi iki cismin arasındaki
uzaklık sürekli değişir. Belirli bir zaman öznel bir kavramdır; gözlemcinin
nasıl hareket ettiğine bağlıdır. Belirli bir zamandaki bir cisimden artık
söz edemeyiz; sadece bir olaydan söz edebiliriz.

İki olay arasında, herhangi bir gözlemciden bağımsız olan "aralık" denilen
belirli bir ilişki vardır. Farklı gözlemcilerce yapılan analizlerle bu
aralığın uzay ve zaman bileşenleri hesaplandığında sonuçlar farklı olacaktır;
ancak bu analizlerin hiçbir nesnel geçerliliği yoktur. Aralık, nesnel bir
fiziksel gerçektir; ancak onun uzay ve zaman bileşenlerine ayrıştırılması
nesnel değildir.

Bizim eski, alışılmış "katı madde" kavramının da varlığını artık
sürdüremeyeceği ortadadır. Bir madde parçası belirli yasalara bağımlı olan
bir olaylar dizisinden başka bir şey değildir. Madde kavramı, filozofların
töz (substance) kavramının geçerliliği konusunda hiçbir kuşkuları olmadığı
bir dönemde ortaya çıkmıştır. Madde, uzay ve zamanda var olan töz, akıl ise
sadece zaman içinde var olan töz idi. Daha sonraları, töz kavramı
metafizikte berraklığını kaybetti; ama fizikte varlığını sürdürdü. Çünkü bir
zararı yoktu -görecelik ortaya çıkıncaya kadar. Töz, geleneksel olarak, iki
ögeden oluşan bir kavramdır.

Birincisi tözün bir önermede, yüklem olarak değil, yalnız özne olarak yer
alabileceği yolundaki mantıksal özelliktir. İkincisi de zaman içinde kalıcı
olması, Tanrı için ise, tümüyle zaman dışında olmasıydı. Bu iki özellik
arasında bir bağıntı gerekli değildir. Ancak bunun farkına varılmamıştı;
çünkü fizik, madde parçalarının ölümsüz olduğunu, teoloji de ruhun ölümsüz
olduğunu öğretiyordu. Bu nedenle, her ikisinin de tözün her iki özelliğini
taşıdığı düşünülüyordu.

Ancak şimdi fizik bizi çok kısa ömürlü olaylara, mantıksal anlamda töz
olarak, yani yüklemi olmayan özneler olarak bakmaya zorluyor. Tek bir
kalıcı varlık sandığımız bir madde parçası, tıpkı sinemada kalıcı görünen
nesneler gibi, gerçekte bir dizi varlıktır. Akıl için de aynı şeyi söylememek
için bir neden yoktur; kalıcı benlik, kalıcı atom kadar düş ürünü gibidir.
Her ikisi de, birbirleriyle ilginç ilişkileri olan olaylar dizisinden
ibarettir.

Modern fizik bizlere Mach ve James'in, zihinsel ve fiziksel dünyaların
"içeriğinin" birbirinin aynı olduğu yolundaki önerilerini şekillendirme
olanağı veriyor. "Katı madde"nin düşüncelerden ve kalıcı egodan çok farklı
olduğu açıktır. Ancak eğer madde ve ego uygun olaylar dizileri iseler,
onların aynı şeyden yapılmış olduklarını düşünmek çok daha kolaydır. Bundan
başka, şimdiye kadar aklın en belirgin özelliği olarak görünen öznellik, ya
da bir görüşe sahip olma, şimdi fiziğe de yayılmış ve akıl içermediği ortaya
çıkmıştır; farklı konumlardaki fotoğraf makinaları "aynı" olayı görüntüler;
ancak çıkan fotoğraflar birbirinden farklıdır. Modern fizikte kronometreler
ve cetveller bile öznelleşmektedir; doğrudan gösterdikleri şey, fiziksel bir
durum değil, fiziksel durumla olan ilişkileridir. Böylece fizik ve p***oloji
birbirlerine yakınlaşmış, akıl ve madde arasındaki eski ikilik
(dualizm) ortadan kalkmıştır.

Modern fiziğin eski veya popüler anlamdaki "kuvvet" diye bir şey
tanımadığına da dikkat çekmek yerinde olur. Eskiden güneşin dünya
üzerinde bir "kuvvet" uyguladığını düşünürdük. Şimdi ise şöyle düşünüyoruz:
uzay-zaman güneşin yakınlarında öyle şekillenmiştir ki dünya böyle
hareket etmeyi diğer bütün yollara göre daha az zahmetli bulmaktadır. Modern
fiziğin büyük ilkesi "en az eylem ilkesi" (principle of least action)
yani bir yerden bir yere giderken cismin en az eylem içeren yolu seçmesi
ilkesidir (Eylem teknik bir terimdir; ancak anlamı bizi şimdilik ilgilendirmiyor).
Gazeteler ve güçlü görünmek isteyen bazı yazarlar "dinamik" sözcüğünü
kullanmaktan hoşlanırlar. Dinamik biliminde "dinamik" olan hiçbir şey yoktur;
tersine bu bilim her şeyin bir evrensel tembellik yasasından çıkarılabileceğini
dile getirir. Ayrıca, bir cismin hareketini "idare eden" başka bir cisim diye
bir şey de yoktur. Modern bilimin evreni "büyük yasalar" ve "doğal kuvvetler"den
söz edenlerin değil, daha çok Lao-Tze'nin evrenine benzer.

Modern çoğulculuk ve gerçekçilik felsefeleri bazı bakımlardan eski
felsefelerden daha az şeyler sunuyorlar. Ortaçağ'da felsefe teolojinin bir
yardımcısıydı; günümüzde bile kitap kataloglarında aynı başlık altında yer
alırlar. Dinin büyük doğrularını kanıtlamanın genellikle felsefenin görevi
olduğu düşünülmüştür. Yeni gerçekçilik onları kanıtlayabileceğini, hatta
yanlış olduklarını kanıtlayabileceğini söylemez. Onun amacı sadece,
bilimlerin temel ereklerini açıklığa kavuşturmak ve çeşitli bilimlerin bir
sentezini yaparak dünyanın, bilimin incelemeyi başardığı bölümünün, geniş
kapsamlı bir görünümünü elde etmekten ibarettir.

Daha ötelerde ne olduğunu bilmez; cehaleti bilgiye dönüştürecek bir tılsımı
yoktur. Anlayanlara entellektüel coşkular sunar; ancak çoğu felsefenin
yaptığı gibi insanların büyüklük duygularını okşamaya kalkışmaz. Eğer biraz
yavan ve teknik ise, bunun suçunu, şair ve mistiklerin arzu ettikleri gibi
değil de, matematiksel çalışmayı seçen evrene atar. Bu belki üzülecek bir
şey; ancak bir matematikçinin bu üzüntüye katılmasını beklemek de
haksızlık olur.

Makineler ve Duygular

Makineler mi duyguları, yoksa duygular mı makineleri yok edecek? Bu soru
uzun zaman önce Samuel Butler tarafından Erewhon'da ortaya atılmış ve makine
imparatorluğunun büyümesiyle de gittikçe daha güncel bir hal almıştır.
İlk bakışta, makineler ile duygular arasında neden bir karşıtlık olması
gerektiği sorusunun yanıtı açık değildir. Her normal erkek çocuk makinelere
bayılır; büyüyüp güçlendikçe de onları daha çok sever. Japonlar gibi uzun ve
yetkin bir sanat geleneğine sahip uluslar, ilk karşılaştıklarında, Batı'nın
mekanik yöntemlerinin büyüsüne kapılır ve bizleri olabildiğince çabuk taklit
etmeye can atarlar. Eğitim görmüş ve dünyayı dolaşmış bir Asyalıyı hiçbir şey
"Doğu'nun bilgeliği"nden, ya da Asya uygarlığının geleneksel erdeminden
söz edilmesi kadar sinirlendiremez; kendini oyuncak otomobiller yerine
bebeklerle oynaması istenmiş bir erkek çocuk gibi hisseder. Ve her erkek
çocuk gibi, oyuncak otomobil yerine gerçeğini ister, ezilebileceğini hiç
düşünmeden.

Makineler henüz yeniyken, birkaç şair ve estetikçiyi saymazsak, Batı'da da
aynı coşku vardı. Ondokuzuncu yüzyıl kendini daha çok mekanik
ilerleme nedeniyle öncekilerden daha üstün sayardı. Peacock (Thomas Love
Peacock (1785-1866): İngiliz şair ve romancı. (Ç.N.)) gençliğinde
"buhar beyinli toplum" ile alay eder; çünkü kendisi bir yazın adamıdır ve ona
göre uygarlığı Grek ve Romalı yazarlar temsil ederler. Ancak, o dönemde
yaygın olan eğilimlerden uzak olduğunun da farkındadır. Doğaya dönüşleri ile
Rousseau'nun (Jean Jacques Rousseau (1712-1778): Fransız yazar, filozof ve
toplum teorisyeni. (Ç.N.) müritleri, Ortaçağlılıkları ile Göl Şairleri (Göl
Şairleri: İngiltere'de Göller Bölgesi'nde yaşamış İngiliz şairleri
Wordsworth (1770-1850), Coleridge (1772-1834) ve Southey (1774-1843).
(Ç.N)), News from Nowhere (Olmayan Ülkeden Haberler) (zamanın hep haziran olduğu ve herkesin
harman kaldırdığı bir ülke) kitabı ile William Morris: (William Morris
(1834-1896): İngiliz şair, ressam ve sosyalist. (Ç.N.) bunların hepsi
tümüyle duygusal ve tepkisel olan bir çıkışı temsil ederler. Makinelere
karşı duygusal olmayan rasyonel bir karşıtlığı ilk ortaya koyan Samuel Butler
olmuştur. Ancak bu onun için belki de bir jeu d'esprit'den (kelime oyunundan)
başka bir şey değildi -bunun köklü bir kanı olmadığı kesindir. Onun gününden
bugüne, en çok makineleşmiş uluslardan çok kişi Erewhon-vari' bir görüşü
içtenlikle benimseme eğilimindedir; yani bu görüş, uygulanmakta olan sanayi
yöntemlerine karşı olanların tavırlarında, açık veya kapalı şekilde, kendini
gösterir.

Makinelere tapılır, çünkü güzeldirler; değer verilir, çünkü güç sağlarlar;
onlardan nefret edilir, çünkü çok çirkindirler; onlardan tiksinilir, çünkü
kölelik getirirler. Bu tutumlardan birinin "doğru" ötekinin "yanlış" olduğunu
düşünmeyelim. Bu, insanların kafası olduğu doğrudur ama ayakları olduğu
yanlıştır demeye benzer; gerçi Lilliputluların bu soruyu Gulliver hakkında
tartıştıkların kolayca düşleyebiliriz. Bir makine Binbir Gece Masallarındaki
Cin gibidir; sahibi için güzel ve yararlı; düşmanları için çirkin ve
tehlikeli. Ancak günümüzde hiç bir şeyin kendisini bu denli belirgin bir
yalınlıkla göstermesine izin verilmez. Makine sahibinin, ondan uzakta
oturduğu, gürültüsünü işitmediği, gözleri rahatsız eden atık yığınlarını
görmediği, zararlı dumanlarını koklamadığı doğrudur; eğer makineyi görmüşse,
o da çalıştırılmaya başlamadan önce, çıkardığı toz ve sıcaktan rahatsız
olmasına gerek kalmadan, gücü ya da bir saat gibi işlemesini gururla
seyrettiği zamandır. Makineye, onunla yaşayıp onunla çalışanların görüş
açısından bakması istenirse de cevabı hazırdır. Makinenin çalışması
sayesinde bu insanların, büyük dedelerinden daha fazla -çoğu zaman çok çok
daha fazla- şey satın alabildiklerine dikkat çekebilir. Öyleyse, hemen
herkesçe yapılan bir varsayımı kabul edersek, büyük dedelerinden daha
mutludurlar.

Bu varsayıma göre insanları mutlu eden, maddi şeylere sahip olmaktır. İki
odası, iki yatağı ve iki ekmeği olan bir kişinin bir odası, bir yatağı ve bir
ekmeği olan kişiden iki kat mutlu olduğu; kısacası, mutluluğun gelirle
orantılı olduğu düşünülmektedir. Bazı kişiler, her zaman da tam içtenlikle
olmadan, din ve ahlak adına bu fikre karşı çıkar; ama vaazlarının
dokunaklılığı sayesinde gelirleri artarsa ona da sevinirler. Benim karşı
çıkmak istemem din ya da ahlak bakımından değil, p***oloji ve yaşamın
gözlemlenmesi açısındandır.

Eğer mutluluk gelirle orantılı ise makinenin üstünlüğü kuşku ***ürmez;
değil ise sorunun tümüyle irdelenmesi gerekir. İnsanların fiziksel
gereksinimleri, ayrıca bir de duyguları vardır. Fiziksel gereksinimler
karşılanmamışsa, onlar önceliklidir; ama eğer karşılanmışlarsa, bir insanın
mutlu ya da mutsuz olmasını saptamada, gereksinimlerle bağlantısı
olmayan duygular önem kazanır. Bugünkü sanayi toplumlarında zorunlu fiziksel
gereksinimleri karşılanmamış pek çok kadın, erkek ve çocuk vardır; onlar
bakımından mutluluğun ilk koşulunun gelir artışı olduğunu inkar etmiyorum.
Ancak öyle kimseler azınlıktadırlar; hepsinin yaşamsal gereksinimlerini
sağlamak da zor değildir. Ben onlar hakkında değil, yaşamlarını sürdürmek
için gerekenden fazlasına sahip olanlar -sadece çok fazlasına değil, aynı
zamanda biraz fazlasına sahip olanlar- hakkında konuşmak istiyorum.

Hemen hepimiz, gelirimizi artırmayı gerçekte neden isteriz? İsteklerimiz
ilk bakışta maddi şeyler gibi görünebilir. Gerçekte ise bunları daha çok
komşularımızı etkilemek için isteriz. Daha iyi bir mahallede daha büyük bir
eve taşınan bir adam karısını "daha iyi" insanların ziyaret edeceğini; eski
ve yoksul komşularla ilişkilerin artık kesilebileceğini düşünür. Oğlunu iyi
bir okula ya da pahalı bir üniversiteye gönderdiğinde, ödediği yüksek
harçlara karşılık kazanılacak sosyal saygınlığı düşünerek kendini teselli
eder.

Amerika'da olsun Avrupa'da olsun bütün büyük şehirlerde bazı mahallelerdeki
evler, sadece kibar insanlar arasında revaçta oldukları için, öteki
mahallelerdeki aynı nitelikleri taşıyan evlerden daha pahalıdır. En güçlü
tutkularımızdan biri de başkalarının takdir ve saygısını kazanma arzusudur.
Bugünlerde takdir ve saygı, zengin görünen insanlara karşı duyulmaktadır.
İnsanların zengin olmak istemelerinin başlıca nedeni budur. Paraları ile
satın aldıkları mallar ikinci dereceden önem taşır. Örneğin, bir resmi
ötekinden ayırdedemeyen ve uzmanlar yardımıyla eski ustaların bir galeri
dolusu resmini toplamış olan bir milyoneri ele alalım. Aldığı yegane zevk,
başkalarının onların kaça mal olduğunu bilmesidir. Halbuki dergilerin Noel
sayılarındaki dokunaklı posterlerden daha dolaysız ve daha çok zevk alabilir;
ancak o yolla egosu için aynı doyumu elde edemez.

Bütün bunlar başka türlü de olabilir; birçok toplumda olmuştur da.
Aristokratik dönemlerde insanlara soylarına bakarak değer biçilirdi. Tuhaf
gelebilir ama Paris'te bazı çevrelerde insanlar resim ve edebiyat
alanlarındaki yetkinlikleri nedeniyle değerli görülürler. Bir Alman
üniver sitesinde, insan, bilgisinden dolayı takdir edilir.
Hindistan da ermişlik, Çin de bilgelik saygınlık uyandırır. Bu değişik
örneklerin incelenmesi tanımızın doğru olduğunu gösteriyor; çünkü hepsinde
insanların büyük bir yüzdesi, yaşamlarını sürdürecek ölçüde sahip
olduklarında, paraya karşı ilgisizdirler. Ancak onlar da çevrelerinde
saygınlıklarını sağlayacak meziyetlere sahip olmayı yürekten arzu ederler.

Bu örneklerin önemi, günümüzdeki zenginlik özleminin insan doğasından
gelmemesinde, çeşitli sosyal kuruluşlarca ortadan kaldırılabilir olmasında
yatar. Yasa gereği hepimizin geliri aynı olsaydı komşularımızdan üstün
olmanın başka yollarını arardık; maddi şeylere sahiplenmeye olan şimdiki
şiddetli arzularımızın çoğu da son bulurdu. Bu arzular rekabet niteliği
taşıdıklarından, rakibimize üstünlük sağladığımız zaman bize mutluluk, ona
da aynı ölçüde acı verir. Gelirlerde yapılacak genel bir artış rekabet
açısından bir avantaj sağlamaz; bu yüzden de rekabetten kaynaklanan bir
mutluluk vermez. Kuşkusuz, satın alınan şeyleri kullanmaktan bir ölçüde zevk
de alınır; ancak, gördüğümüz gibi bu, zenginliği isteme nedenimizin önemsiz
bir bölümüdür. Arzumuz rekabete dayalı olduğu sürece zenginliğin artması,
ister genel olarak ister belli konularda, sonuçta insan mutluluğunu artırmaz.
-Makinelerin mutluluğu artırdığını savunacaksak, yukarıdaki nedenlerden dolayı
makinelerin getirdiği maddi refah artışı, mutlak yoksulluğu önlemede
kullanıldıkları durumlar dışında, önemli bir etken değildir. Yoksulluğu
gidermek için kullanılmalarını gerektiren zorunlu bir neden de yoktur.

Nüfusun durağan olması halinde yoksulluk makine olmadan da önlenebilir;
Fransa bunun bir örneğidir; orada Amerika'dan, İngiltere'den ve savaş öncesi
Almanya'sından çok daha az makine olduğu halde yoksulluk çok azdır. Tersine,
makinenin çok olduğu bir yerde yoksulluk da çok olabilir.

Bunun da örnekleri yüz yıl kadar öncesi İngilteresinin sanayi bölgeleri ile
bugünkü Japonya'dır. Yoksulluğun önlenmesi makineye değil başka etkenlere
bağlıdır -kısmen nüfus yoğunluğuna, kısmen de siyasal koşullara. Serveti
artırmanın yoksulluğu önleme dışında fazla bir değeri yoktur.

Makineler bizi insan mutluluğunun önemli ögeleri olan iki şeyden, doğal
davranma rahatlığından ve çeşitlilikten yoksun bırakır. Makinelerin
kendilerine özgü bir işleyişleri ve kendilerine özgü vazgeçilmez istemleri
vardır: pahalı bir fabrikası olan bir kimse onu sürekli çalıştırmak
durumundadır. Duygular açısından, makinenin yarattığı en büyük sıkıntı onun
düzenliliğidir. Ve doğaldır ki makineler açısından da, duygularda bulunan en
büyük kusur, tersine, düzensiz olmalarıdır. Kendilerini "ciddi" sayan
kişilerin düşüncelerine makineler egemen olduğundan bu kişilerin bir insan
hakkında dile getirecekleri en büyük övgü onun makine gibi olması;
yani güvenilir, dakik, kesin olmasıdır. Artık "düzensiz" bir yaşam kötü bir
yaşamla eş anlamlı olmuştur. Bergson'un felsefesi bu görüşe karşı bir
protestoydu; entellektüel açıdan çok sağlam olmamakla beraber sanırım,
insanların gittikçe daha çok makineye dönüştürülmelerine karşı duyulan
sağlıklı bir endişeden esinlenmişti.

Yaşamımızda, makineleşmenin egemenliğine karşı içgüdülerimizin şimdiye
kadar gösterdiği başkaldırı talihsiz bir doğrultuya yönelmiştir.
İnsanlar toplum halinde yaşamaya başladığından bu yana savaş dürtüsü her
zaman var o