
12-05-2008, 11:03 PM
|
 | Editör | | Giriş: Apr 2008 Konum: İstanbul
Mesaj: 766
| |
Şimdi yapacağım yorum konusunda çok iddialı olduğumu söyleyemem, sadece şu an düşünüp karara vardığım birkaç cevap bunlar:
Birincisi için söyleyebileceğim, renklerin fiziksel olarak farklı algılandığına inanmadığım. Çünkü her nesne belirli bir yansıtma özelliğine sahip ve buna göre renkler oluşuyor. Bu böyle olmasaydı, insanlar tüm renk ışınlarının toplamının beyaz olduğuna ve ışıksızlığın siyah olduğuna karar vermezlerdi bana kalırsa. Tabii ki beyaz ve siyah renk değil ancak renklerden yola çıkılarak oluşturulmuş kavramlar. Bir de göz nakillerinde falan insanın gördüğü renklerin değişmesi gerekirdi fiziksel olarak bir farklılık söz konusu olsaydı.
Tabii burada biraz beyin devreye giriyor. Önemli olan beynimize ne algılattığımız. Yani şöyle ben küçüklüğümden beri herkesin mavi bildiği şeye yeşil diyerek büyüdüysem ya da herkesin mavi gördüğü şeyi ben yeşil görmeye çalışarak ama yine de mavi diyerek büyüdüysem ancak burada bir farklılık söz konusu olabilir. Yalnız beynin birçok düşünceyi yaklaşık 8 yaşına kadar kanıksadığını düşünürsek bu çok ufak bir ihtimal olur, çünkü bu yaşlarda bana ne verilirse onu alırım.
Bir keresinde arkadaşlarla tartışırken şöyle bir fikir atmıştım ortaya. Dünya dışında üzerinde yaşam olan bir gezegen daha düşünün. Bu gezegendeki canlıların iki kafası üç kolu falan olsun. Hemen uzaylı damgası yapıştırırız değil mi? Peki hiç onların gözünden kendinizi görmeye çalıştınız mı? Onlar size ucube gözüyle bakıp uzaylı demeyecekler midir? Konu biraz saptı gibi görünüyor fakat temelde aynı düşünce hakim. O gezegenin canlıları, ona alışıyorlar, onu görüyorlar ve "normal" olarak onu düşünüyorlar. Sofi'nin Dünyası'nın okuyan hatırlar, bir örnek vardı, bir ailede kahvaltı sofrasında baba birden uçmaya başlasa falan diye. Küçük çocuğun garipsemeyeceğini söylemişti Jostein Gaarder, çünkü o yaşta o çocuk kültür ve çevre etkisiyle beslenmemiş henüz. Renkler ona o şekilde öğretilmemiş. Algının aynı olmasına zorlanmamış...
Bir de beyini kandırabilme mevzusu var tabii, bunu çocukluktan yetişkinliğe geçişte yapanlara normal, yetişkinken yapmaya çalışanlara ermiş, aşmış gibi sıfatlar takılıyor nedense ve bunu yapmak alışkanlıktan dolayı çok zor oluyor.
Dağıldım bayağı ama ben böyle düşünüyorum, yani bana kalırsa zorunluluktan dolayı aynı şeyleri aynı şekilde algılamaya yöneliyoruz.
----
İkincisi için pek bir şey düşünmedim doğrusu. Yani zaten felsefeyle pek bir alakası olduğunu da düşünmüyorum bunun, fiziksel bir açıklaması olmalı. Hadi bir sallama yapayım:
Ses dalgaları, ses tellerinin titreşmesi sonucu oluşuyor ve daha sonra doğrusal bir şekilde yayılıp başka insanların kulak zarını titreştirip tekrar sese dönüşüyor ve böyle algılanıyor. Ne kadar yakında olursa olsun konuştuğunuz kişi burada dalganın aldığı uzun bir yol söz konusu.
Sesin kendi kulağınıza gelmesi ise, kapalı bir sistem içinde gerçekleşiyor. Yani ses dalgalarınız titreşip kulak zarınızı büyük ihtimalle öncelikle içeriden titreştiriyorlar. Bu da birincisi kapalı bir ortamda gerçekleştiği, ikincisi çok kısa bir mesafe olduğu ve üçünsü de kulak zarının bir de dışarıdan titreşmesiyle yaptığı etkiyle farklı algılanıyor olabilir.
Tamamen salladım, yanlış olabilir...  
{Sordum fizik hocama aynen tahmin ettiğim gibiymiş}
Konu için teşekkürler, gerçekten kafa çalıştırıcı =) Sen duyduklarına inanıyorsun.
Söylenmeyene inan, çünkü insanın sessizliği,
sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe.
Bu mesaj en son " 13-05-2008 " tarihinde saat 04:55 PM itibariyle Frottce tarafından düzenlenmiştir....
|