| annem çok küçükken öldü(ahmet faruk güler) Şiirin kurulu düzene karşı olduğu inancındayımdır. Çok şeyi, konuşma dilinden çıkarırım. İlk sıralarda daha biçimciydim... Şimdilerde insani özün peşindeyim. Ama baştan beri toplumsal bir ağıntı vardır yapıtlarımda.”
Dergimizin geçen sayısında yer alan bölümde söz ettiğimiz üzere, Cemal Süreya'nın şiirinde hem Doğu hem de Batı iç içe geçmiştir. Doğu felsefesinin düşleri, kültürel değerleriyle, Batı felsefesinin ayaklarını yere basan yenilikçiliği bir aradadır onda. “Ben eski edebiyatımızın değerleriyle de, Batı edebiyatının değerleriyle de beslendim. Şiirim, bu iki edebiyatın çelişkisidir. Birleşmesi, uzlaşması değil. Bugün ölsem tamamlanmamış bir şiir olarak kalır. Ama zaten, hiç tamamlanamaz nitelikte bir şiirdir de. Diyelim ki bir yolcunun gelişigüzel notları.” (1)
Buradaki 'tamamlanılmazlık' aslında insani değerlerin sürekli gelişip değiştiği ve arka planda yer alan bazı konuların gün geçtikçe açığa çıktığını vurgulamaktadır. Bu nedenle, bir durağanlıktan çok bir akış hali gösteren yaşamda, onun şiirinin de tamamlanmış olması düşünülemezdi.
Cemal Süreya kendi şiirini tanımlarken en önemli özellik olarak erotizmi göstermektedir: “Erotik bir şiirdir benimki... Sanırım en belirgin özelliği budur. Dipte tarih içinde uygarlık ve var olma sorunu tartışılır. Mitler, günlük hayatın küçük olaylarına dağılarak somutlaşır. Nişancı bir şairim ben. Ayrıca şiirlerimde Türkiye'nin en iyi portre ressamıyım. Yarattığım her imgenin hem çağdaş duyarlığı kavramasını hem de şiirimizin en eski örnekleriyle çağrışım bağı kurmasını özlerim. Şiirin kurulu düzene karşı olduğu inancındayımdır. Çok şeyi, konuşma dilinden çıkarırım. İlk sıralarda daha biçimciydim... Şimdilerde insani özün peşindeyim. Ama baştan beri toplumsal bir ağıntı vardır yapıtlarımda.” (2)
“Uzay olayı, ideolojileri de küçülttü”
Bu erotizme sığınış, soyut şiire yönelim gibi unsurlar, bir dönem Batı edebiyatında da büyük yankılar uyandırmış olan Gerçeküstücülük, Dadaizm gibi akımların bizim şiirimizde birer yansıması olarak düşünülebilir. Yapılan savaşlar sonrası dine ve akla güvenini kaybeden sanatçılar, insan bilincine yönelmişlerdir. Bu yönelimin izlerini Cemal Süreya'da da bulabiliyoruz. Nitekim Enver Ercan ile yaptığı röportajda söylediği şu sözler bu kanımızı destekler niteliktedir:
“Kendimden alayım. Birkaç olay benim sınırsız sandığım tutkularıma, özlemlerime, hiç değilse, bunların bir yerine darbe vurdu. Uzaya çıkışlar; sosyalist ülkelerin çatışması (Çin-Sovyetler Birliği arasındaki gerginlik, Vietnam- Kamboçya çatışması....) Türkiye'de 12 Mart, özellikle de 12 Eylül'den sonra yapılanlar, uzay olayı dini yok etti. Dindar bir kişi değilim; ama uzay olayı ideolojileri de küçülttü. Hatta insanlık kavramını da. Bunun bunalımını yaşadım. Bugün onarmaya çalışıyorum kendimi.” (3)
İnandığı değerlerdeki bu iniş ve çıkışlar onda sarsıcı izler bırakmıştır. İkinci Yeni bu temel üzerine oturmuş bir şiirdir diyebiliriz. İkinci Yeni'ye kaynaklık eden şiir akımlarının başında Sürrealizm, Dadaizm ve Simgecilik gelir. Gerçi İkinci Yeniciler, bunlardan hiçbirine tam olarak bağlanmazlar ama, onlardan etkilenmekten ve onlardan yararlanmaktan da geri durmazlar.
Cemal Süreya, “Şiir Anayasaya Aykırıdır” başlıklı yazısında, sanatın ahlak ve doğayla olan çatışmadan ortaya çıktığını söylemektedir. Bu düşüncesinde “Dadacılığın kimi eğilimleri arasında bir paralellik bulunduğu gizlenemez. Nitekim, G. Ribemont Dessaignes'in de belirttiği üzere, 'Dadacılık bireyin sanata, ahlaka ve topluma karşı yürüttüğü sürekli bir başkaldırı eylemidir.' Tüm akımları, insanları alaya alır. 'Kara alay' önde gelen özelliklerindendir.” (4)
Cemal Süreya'nın erotizmden sonra gelen humourcu yapısı bu başkaldırının bir ifadesidir. İronik üslubu hiçbir zaman küfür boyutlarına düşmez. Fakat iğneleyici üslubu da hiç elden bırakmaz.
“Cemal Süreya'nın bir Dadacı olduğu söylenemez. Dadacılık tümel bir yıkma, yadsıma hareketidir, her türlü inanma ve bağlanmaya karşıdır. Cemal Süreya böyle köktenci bir eğilim taşımaz. Şiiri tanımlarken söylediği düşüncelerin çoğunu uygulamaya geçirmez. Örneğin, ne siyasal, ne de ahlaksal değerlere başkaldırır. O, olsa olsa Dadacılığın ancak birkaç özelliğini alır ve yeni şiire aşılamaya çalışır. Başka türlü söylersek: Cemal Süreya, Dadacılık gibi Gerçeküstücülüğü de toptan benimsemez, ama onlara büsbütün ilgisiz de kalmaz. Kendisinin de itiraf ettiği gibi, yeri geldikçe Dadacılardan da, Sürrealistlerden de yararlanır.” (5)
Dadaizm, Sürrealizm, Egzistansiyalizm'den etkilendiğini gördüğümüz Cemal Süreya'nın şiirlerinde Paul Valery, Paul Eluard, Lois Aragon, Apollinaire'den dizelere rastlamak ya da en azından onların kokularını duyumsamak olası. Sadece bunlar mı, elbette değil. “Günler” adlı kitabında yer alan 786.Gün'de şöyle yazar: “Eski bir şair William Blake, Namık Kemal'in doğumundan 13 yıl önce ölmüş. Ayrıca duyumculuğa karşı bir şair. Ben de niçin büyük bir etki yarattı? (Başka şiirlerini arayıp buldum) belki de genelden sıyrılıp yine geneli anlatma tavrıyla. Ya da isteğin yaratıcı erdemine inanması bende çağrışımlar uyandırdı. Her şey çıkageliyor ve anarşi yansısı oluyor onda. Yine de etik bir bütüne bağlanıyor. Evet, Rimbaud'unun tersi.” (6). Burada, etkilendiği kişileri, nedenleriyle birlikte kısmen bulabilmemiz olanaklı.
Cemal Süreya, yoğun bir okuma merakıyla Batıdaki şairleri okurken, bunu sadece bir döneme özgü olarak yapmamış, yaşamının son anlarına dek sürekli iletişim halinde olarak Avrupa'daki sanatsal gelişimleri izlemiştir. Onun için kesin olarak şu kişiden etkilenmişti dememiz çok zor, ancak hemen hepsini okumuş ve hoşuna gidenlerden etkilenerek kendi şiir dünyasında yeni rotalar çizmiştir.
Azalan şair-ressam dostluğu
İkinci Yeni döneminin bir etkisi, aynı zamanda kişisel beğenisi doğrultusunda görsel sanatlara da yönelmiş ve özellikle resimde çağını ve öncesini çok iyi bir şekilde öğrenmiştir. Bir dönem süren şair-ressam dostluğunun gün geçtikçe azaldığını söyleyerek bundan yakınmıştır da: “Bir kaçımızda büyük resim tutkusu vardı. Boyuna albümler karıştırırdık. Sözgelimi, Edip Cansever'le ben. Sezai Karakoç resme başka açıdan bakardı, ama bakardı. Yine de figürü tam anlamamış, yitirmemiş sanatçılar (Kandinsky v.b.) ilgimizi çekiyordu. Bir de, her şeyin ötesinde 'Klee'. Çok başkaydı hayatımızda bizim Klee. Klee'yi anlayabiliyorduk.” (705.Gün) (7)
İkinci Yeni'cilerin etkilendiği önemli bir kaynak olarak düşünülebilir, resim. Bu resimlere bakarak bir takım şiirlerin yazıldığını da öğrenmekteyiz. Nitekim, Cemal Süreya 'Yazmam Daha Aşk Şiiri' adlı şiirini Chagall'ın bir resmine bakarak yazdığını söylemektedir. Bu konuda Cemal Süreya şöyle diyor:
“Ben kendi payıma, kimsede Chagall'deki kadar adamı çarpan, bazan alıp ***üren şiirsel çağrışımlar görmedim. (...) Şiir, Chagall'da her yerde şiir vardır. Sevişmek, Chagall'da her yerde sevişilir.(...)Yeni şiir, yeni şiirin birçok olanakları var onda.” (8)
Soyut resmin şiire yansıması olarak düşünebileceğimiz bu sözler o dönem sanatçılarının resimsel kaynaklardan nasıl ve ne kadar etkilendiklerini göstermesi bakımından önemlidir. Cemal Süreya'nın şiiri, Doğu ile Batılı değerleri bünyesinde barındıran bir yapıya sahiptir. Cemal Süreya'nın sanat yaşamını, yabancı ve yerli kaynaklarıyla özetlemek istersek eğer, onun bir röportajında söylediği dört cümlelik ifadesi her şeye yetip artar bile:
“1931 yılında doğdum. Annem çok küçükken öldü. 1948'de Dostoyevski'yi okudum. O gün, bugün huzurum yoktur.” (9)
Huzuru arayan ve bu arayışı sırasında tam anlamıyla hiçbir zaman istediği, arzuladığı huzura ulaşamayan bir şairdir Cemal Süreya.
Coğrafyanın şairi ve sürgün
Cemal Süreya'nın ilk şiirlerinden son şiirine kadar hepsinde oldukça geniş bir coğrafya ile karşılaşmaktayız. Kimi zaman “Afrika dediğin bir garip kıta”da dolaşmışız, kimi zamansa “Kalkıp dosdoğru Eskişehir'e” gitmişizdir. Onun şiirlerinde 'Baksan uçtan uca Çin Seddini görebilirdiniz'. O, ülkenin coğrafyalarında dolaşmakla kalmaz, dünyayı da dolaşmaya çıkar. Kahire'ye gider, Kuveyt'te, Telaviv'de dinlenir; Süveyş Kanalı'ndan geçip, kalkıp dosdoğru Eskişehir'e gelir.
“Cemal Süreya, coğrafyanın şairidir. Onun şiirinde coğrafya boyutu tarih boyutunun önüne geçer. Başka bir deyişle mekan boyutu zaman boyutunun önündedir. Coğrafya üzerinde harekettir.” (10)
Bir sürgündür o ve daha 7 yaşında çıktığı bu yolculuğunda hiçbir yerde fazla kalamayacak, ancak naaşı toprağa bırakıldığında durdurak bilmeyen yolculuğuna son noktayı koyacaktır. “Cumhuriyet onu Doğu'dan alıp Batı'ya sürgün bırakmıştır ama, nesnel sonuçları bakımından aşiret birliğine bağımlılıktan (Bu, aynı zamanda dinsel bağımlılığı da içerir) özgür bireye dönüşümün toplumsal koşulları da, bu sürgün sonucu oluşmuştur.” (11)
İlk kitabı Üvercinka'dır. Coğrafyaların üzerinde kanat çırpan bir güvercindir o. İkinci kitabı “Göçebe” adını taşır. Hem kendisi hem sevdikleri göçebedir. Hayatının sonlarına doğru iyice kızmıştır nal ve bir kitabının adı olmuştur: 'Sıcak Nal'. “Son kitabı 'Göç' olacaktı. Göç'te Doğu ile Batı birbirine göç edecekti. Evrensel göç.” (12)
1925 Şeyh Sait isyanı sonrası o dönemki hükümet 1934'te çıkarılan bir kanunla Türkiye'yi üç bölgeye ayırır ve Türkler'in yaşadığı yerlere gönderilen sürgünler arasına Cemal Süreya'nın ailesi de katılır. Asıl sürgün amcasıdır, ancak Cemal Süreya'nın babası kardeşini yalnız bırakmaz ve birlikte bir sürgün hayatı başlar.
“Ben bir yük vagonunda açtım gözlerimi”
(Kişne Kırmızısı ve Göç, Mevsim, s.81, Beni Öp Sonra Doğur Beni).
Cemalettin ailesiyle birlikte bir trene bindirilir, bu bir yük vagonudur. Cemal Süreya'nın bütün hayatını etkileyecek, şiirini besleyecek bir dönemin başlangıcıdır bu. O anki duygularını daha sonra şöyle ifade edecektir:
“Birdenbire bir çığlık
Yakından en yakından;
Gör bizi dünya, görsene bizi.”
(Yüreğin Yaban Argosu, s.93, Beni Öp Sonra Doğur Beni)
Bir unutulmuşluk, kaybolmuşluk içerisindedirler. Bilinmeyene yapılan bu yolculuk böyle başlamıştır onlar için. Şimendifer aslında Bilecik İstasyonu'nda hiç durmayacaktır ve küçük Cemal hiç inmeyecektir trenden. 52 yıl gitmiştir onun treni, ta ki 9 Ocak 1990'a kadar. “Tren düdüğü ise, kalkışta da varışta da benim için her zaman ağlatı içermiştir. Kalkışta ayrılık, varışta burun kemiğinde bir uzun sızı. İkisinde de acı, hüzün.” (13)
Daha 7 yaşındaki bir çocuk için “sürgün” sözcüğü fazla bir anlam ifade etmemektedir. Ancak, çevresini sorgulayan bakışlarına aldığı cevapsa çözülemeyen bir problemin yanıtı gibi bilinmezliktir.
“Dedelerin yüzlerinde erozyon
Silip ***ürmüş bütün evetleri
Annelerinin ağızlarında hiyeroglif
Babalarınsa ağustoslar atasözleri
Amcalarınsa avdan boş dönüyor elleri
Teyzelerse elleriyle yargılıyor gök güzelliğini
Ablalarınsa boyunları soru işareti
Ağabeylerse utançlarından emrah”
(Göçebe, s.61, Göçebe)
“Bir gün büyükanneme sormuştum: Neyiz biz? Bir şey anlamadı. Sürgün ne demek? diye yineledim. Sürgün 'menfi' demekmiş. Menfa'ya gönderilenlere 'menfi' denirmiş. Bir an aklıma Yavrutürk dergisindeki bir tefrika geldi. 'Bir Göçmen Çocuğun Anıları!' Göçmen miyiz yoksa biz? diye soruyu değiştirdim. Evet işte buldun, göçmeniz biz dedi. Rahatlamıştım, ondan sonra kendimi bir süre göçmen olarak düşündüm.” (14)
O yaştaki bir çocuk için neden bu kadar önemlidir sürgün yahut göçmen olmak? Çünkü o sürgün kelimesinin altında yatan gizli anlamları, çektikleri sıkıntıları, insanların bakışlarındaki o sırrın çocuk yaşta farkına varmıştı. Kendisini göçmen kabul ederek, içindeki o sıkıntıyı birazcık olsun hafifletme ve kendisine aradığı çıkış kapısını Yavrutürk Dergisi'nde okuduğu hikâyedeki bir çocukla kendisini özdeşleştirerek biraz da olsa aralamak istemektedir.
“Gül'ün tam ortasında ağlıyorum”
Henüz neyin ne olduğunu bilmediği bir yaşta sürgün edilen Cemal Süreya, yaptığı bu zorunlu yolculuğu, devletin kendi insanlarına yaptığı bu emrivakiyi, yeni oluşmakta olan bir düzenin henüz tam oturmamış taşları olarak düşünecektir, yıllar sonra:
“Biz kırıldık daha da kırılırız
Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü
Hırsız da bilmiyor çaldığını
Biz yeni bir hayatın acemileriyiz”
(Ortadoğu IV, s.112, Ortadoğu)
Artık o yeni aşkların yaşanacağı, geçmişle gelecek arasında, isyanla teslimiyet, acıyla sevinç, öfkeyle bağış arasında, yani her zaman, hayatının her safhasında arada kalmış bir insan olacaktır. Ortada kalacaktır, ne ileri gidebilecek ne de geri gelebilecektir. Nitekim “Gül” şiirinde şöyle der:
“Gül'ün tam ortasında ağlıyorum
Her akşam sokak ortasında öldükçe
Önümü arkamı bilmiyorum”
(Gül, s.12, Üvercinka)
İfade ettiği bu ortada kalış nedeniyle bir arayış içerisinde geçirecektir hayatını. Fakat, her zaman için bir dönüş gününün geleceğine de inanmıştır. O, fiziksel anlamdaki bir geri dönüşten ziyade çocukluğunun en güzel yıllarını yaşadığı o güzel, mutlu günlere dönebileceğini düşünür:
“Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri”
(Kars, s.51, Göçebe)
Ve bu dönüşün gerçekleşeceği günleri özlemle beklerken bir takım sorular sormayı da ihmal etmez:
“Ve on binlerin dönüşü sırasında
Greklerin keçilerle çiftleştiği
Dağ yolları neyle donanacak?”
(İşte Tam Bu Saatlerde, s.68, Göçebe)
Onu memleketinden uzaklaştıran bu yolculuk, bir ağacın köklerinin topraktan çekip çıkarılması gibi etkilemiş ve Cemal Süreya bütün hayatı boyunca hiçbir yere bağlanamamış bir insan olarak oradan oraya sürüklenmiştir:
“Hiçbir semtte berberin olmadı
1954 1980 yılları arasında
26 yılda 28 ev değiştirdin”
(Hiçbir Semtte, s.255, Güz Bitiği)
Kısa süreli de olsa gidip gördüğü şehirler onun hayatına, dolayısıyla da şiirlerine yansımıştır. Her şehrin ayrı bir tadı, ayrı bir kokusu, ayrı bir ruhu vardır onun için:
“Ankara Ankara
Ey iyi kalpli üvey ana”
(Oteller, Hanlar, Hamamlar İçin Sürekli Şiir II, s.165, Uçurumda Açan)
Kimi zaman iyi kalpli bir üvey ana olarak, kimi zamansa cinsel isteklerin giderildiği bir mekân olmuştur onun için şehirler:
“Kalkıp dosdoğru Eskişehir'e gitti
Geçirdiği gibi başına şapkasını
Enflasyon parasıyla otuz lira.”
(Hür Hamamlar Denizi, s.32, Üvercinka)
Sürgün edilen insanlar aslında yalnız insanlardır. Çünkü onlar, devlet tarafından bir ceza olarak yurtlarından koparılmış, böylece suçluluk p***olojisi içinde toplumdan da soyutlanmışlardır. İşte bu yalnızlık duygusunu kalabalıklar içerisinde olsa dahi hep yüreğinde hissetmiştir Cemal Süreya. “Cemal, kendini göçebe olarak algılar. Öyle gezgin anlamında yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir.” (15)
“Biliyorsun ben hangi şehirdeysem
Yalnızlığın başkenti orası.”
(Göçebe, s.61, Göçebe)
Aşkın sınırsız hallerini yaşamak
Köklerinden koparılmış bir insan olarak kendisine aradığı sığınağı bulmakta zorlanan şair, kadını sığınılacak bir varlık olarak görmüş ve o sevdiği kadının yüzüne dahi sürgün hissetmiştir kendisini:
“Sen yüzüne sürgün olduğum kadın
Karanlık her sokaktaydın gizli her köşedeydin.”
(Ülke, s.48, Göçebe)
“Kadının vücudu da coğrafyadır, beş kıtası üç okyanusuyla. Sevişirken 'kırmızı kuş' olur, 'kırmızı at' olur, soluk soluğa devam eder Cemal Süreya'nın göçü. Sevdiği renk kırmızı. Yürek yangın. Göç ateşi.” (16)
Sevgilinin gözleri göz değil, gözistandır. Gidip gezilmesi gereken, uçsuz bucaksız sevdaların anlatıldığı bir mekândır orası. Kimi zaman adı “Meryem” olur, kimi zamansa “Dorothy Lucy” ama hep görülmesi gerekendir.
Yaşamı boyunca sürgün olarak yaşadığı her anda, her yolculukta, her şehirde, her tren garında, her otobüs terminalinde, her kadın yüzünde, her dost sesinde aşkın sınırsız hallerini yaşayabilmiş ve de boyuna aşk türküleri yakabilmiştir:
“Anla ki her durakta
Yok sınırları aşkın”
(Kars, s.51, Göçebe)
Mutluluğu aradığı bu yolculukta, hep yenilen olmuştur. Fakat tüm bunları yine de gülümseyerek karşılamasını bilmiştir.
“Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir;
Banliyö treninde rastladığımız.”
(Mutsuzluk Gülümseyerek, s.256, Güz Bitiği)
Mutsuzluk bir trenle hayatına gelip girmiştir, ancak hayata dört elle sarılmış olan şair bir kez ayrı kalmışlığın acısını tüm yaşamında hissetmiştir.
“Ben olanca kuvvetimle
Halatlara asılıyorum nafile
Ben ayrı düşmüşüm bir kere”
(Şarkısı Beyaz, s.277, Kalanlar)
“Cemal Süreya, 'gurbet yavrum garba düşmektir gurbet' diye özetler. Cemal Süreya Batı kültürüne bir Doğulu olarak açılmıştır, bir gurbetçi olarak. Asyalı olarak özümser Avrupa'yı. Afrika da Asya değil miydi Süveyş kanalı açılmadan önce?” (17)
7 yaşında başladığı yolculuğu hayatı boyunca sürdüren şair, tüm yaşantısında da bu sürgünlüğün acısını çekmiş ve insanoğlunun binlerce yıldır yaptığı kendini arayış yolculuğunu başarıyla şiirlerine aktarabilmiştir. Fakat tüm bu arayışlar neticesinde eli boş dönen şair istasyonunu hiçbir zaman bulamayan bir insan olarak hayata veda etmiştir.
“Göçebelikten yerleşikliğe konduğu mekân ise, evrensel olandır. Ülkü Tamer'in şiirinde billurlaştığı gibi: 'Okyanusta Fırat'ın salı'dır Cemal. Yöreselden evrensele açılmış bir sal. Cemal, ne bir aşiretin, ne bir kavmin üyesi olarak kalabilirdi ve ne de bir ulus bireyi olmakla yetinebilir. Türkçe sınırlarını çizse de, o dünya insanıdır. İnsanlık okyanusundaki saldır.” (18)
---------------------------------------
(1) Cemal Süreya, Güvercin Curnatası-Cemal Süreya İle Konuşmalar-Haz.Nursel Duruel, YKY, İst. 1997, s.96.
(2) a.g.e, s.27
(3) a.g.e, s.93
(4) Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Evrensel Bas. Yay. 4.Basım İst. Mayıs 1996, s.46-47
(5) a.g.e, s.47
(6) Cemal Süreya,Günler, YKY, Ağustos İst.1996, s.318
(7) a.g.e, s.278
(8) Asım Bezirci, İkinci Yeni Olayı, Evrensel Bas. Yay. 4.Basım İst. Mayıs 1996, s.50
(9) Cemal Süreya, Güvercin Curnatası-Cemal Süreya İle Konuşmalar-Haz.Nursel Duruel,YKY,İst. 1997, s.21
(10) Feyza Perinçek, Cemal Süreya Arşivi, Kaynak Yay. Kasım 1991, s.7
(11) Muzaffer İ. Erdost, Üç Şair, Onur Yay. Ankara 1994, s.55
(12) Feyza Perinçek, Cemal Süreya Arşivi, Kaynak Yay. Kasım 1991, s.9
(13) a.g.e, s.64
(14) Cemal Süreya,Günler, YKY, Ağustos İst.1996, s.301
(15) Muzaffer İ. Erdost, Üç Şair, Onur Yay. Ankara 1994, s.56
(16) Feyza Perinçek, Cemal Süreya Arşivi, Kaynak Yay. Kasım 1991, s.9
(17) a.g.e, s.9-10
(18) Muzaffer İ. Erdost, Üç Şair, Onur Yay. Ankara 1994, s.58 |